Ülkemize zorunlu olarak gelen mültecilere iyi bir ev sahipliği yapabildik mi?
Bu makalede Suriye iç savaşından kaçarak ülkemize gelen 5 kişilik bir aileye yer verdim. Anlatımı ailenin en büyük oğlu olan Abdullah Karanfil yaptı. Orijinalliğini bozmadan aktarıyorum;

“Ben uzun anlatamıyorum.
Bazı şeyler kısa söylenir, çünkü çok yaşanmıştır.
Çocukken insan bazı sesleri oyun sanıyor.
Sonradan anlıyor o seslerin oyun olmadığını.
Biz geç anladık.
Ev vardı.
Sonra olmadı.
Türkiye’ye geldiğimizde ev yoktu zaten.
Çadır vardı.
Yağmur yağınca su alırdı.
Güneş vurunca nefes almak zorlaşırdı.
Gece soğuk olurdu.
Gündüz daha soğuk.
Bazen aç kaldık.
Bazen susuz.
Ama en çok beklemeyi öğrendik.
Annemin sesi hâlâ kulağımda.
Bağırdığı için değil,
Sesini kısmaya çalıştığı için.
Çadırda zaman garip geçer.
Saat yoktur.
Takvim yoktur.
Sadece gün bitince
“bugün de geçti” dersin.
O günlerde şunu öğrendim:
İnsan açlığa dayanır.
Susuzluğa da.
Ama belirsizliğe zor dayanır.
Bir geceden sonra çocukluk bitti.
Ne zaman olduğunu bilmiyorum.
Ama geri gelmedi.
Yeni bir yere alışmaya çalıştık.
Dil yoktu.
Tanıdık yoktu.
Bakış çoktu.
İnsan yabancı olunca sessizleşiyor.
Sessizleşince derinleşiyor.
O yüzden kolay sevmem.
Türkiye’ye ilk geldiğimde iki yaşındaydım.
Hatırlamıyorum.
Ağlamamışım.
Çünkü ağlamayı bile geç öğrenmişim.
Bir sınır varmış.
Bir kalabalık.
Bir telaş.
Benim için sadece bir yolculuktu.
Ama onlar için bir hayat arkada kalmıştı.
İnsan iki yaşındayken evini bilmez.
Ama evin yokluğunu büyüyünce tanır.
O gün bir ülkeye girdik.
Ama bir hayattan çıktık.
Benim hikâyem o gün başladı.
Ben farkında değildim.
Hayat farkındaydı.
Annem ev hanımıydı babam ise inşaat elektrikçisiydi, herhangi küçük bir ailenin bir babası gibi. Babam işine devam etti ama ilk geldiğimiz zamanlar o işi yapamadı. Dil bilmiyordu ya da tanıdığı yoktu.
Üç kardeşiz. Ben ve benden bir küçük olan kardeşim savaşı gördük, diğer kardeşim ise burada doğdu. Ben bugün (2026 Nisan) 16 yaşındayım, benden ufak olan kardeşim 14, en küçük kardeşim ise 2 yaşında.
Ben 7’nci sınıfa kadar okudum. Benim haklı bir nedenim vardı. O zamanlar babam hastalandı. Artık yataktan kalkmayacak hale gelince eve ben baktım. Bana ve aileme kimse yardım etmedi. Biz ilk geldiğimizde çadırda oturduk. Evlerde oturmamız yasaktı.
Okulda ilk başlarda bazen dayak yer ve mor gözlerle eve gelirdim, ama dilim alışınca herkesten kendimi korumaya başladım. Tabii kendimden önce kardeşlerimi.”
Yukarıdaki vakada bir ailenin dramı görülmektedir. Kendimize şunu sormalıyız: “Ülkemize zorunlu olarak gelen mültecilere iyi bir ev sahipliği yapabildik mi?”
Sorun sadece maddi imkân meselesi değil. Biraz vicdan, biraz planlama, biraz da fark edebilmek meselesi. Kitabımın ismi de “Fark Edilmeyenler” olduğu için, ülkemizde çoğunlukla fark edilmeden, değer görmeden, ötekiler olarak damgalanan milyonlar içinde yer alan bir mülteci ailesini fark ettirmeye çalıştım.
Doçent Dr. Levent VURGUN
Yorumlar
Kalan Karakter: