
Nedim Amcam ile Yayın Deneyimim
Sosyal medyada karşıma çıkan bazı paylaşımlar, beni yıllar öncesine, 2004 yılında Konya’ya bir iş ziyareti için geldiğinde Nedim Kulaksız amcam ile yaşadığımız yayın tecrübesine götürdü. Bu kıymetli hatırayı geleceğe bir iz bırakmak için kaleme almak ve o günlerden hatırladıklarımı paylaşmak istedim.
1970’li yıllardan bu yana eğitimci ve yazar kimliğiyle üretkenliğini sürdüren bir idealist olarak, o gün de zihni yeni projelerle doluydu. Uzun yıllar üzerinde düşündüğü ve emek verdiği bazı çalışmalarından söz etti; artık son aşamaya geldiklerini ve dijital ortama aktarılmaya hazır olduklarını anlattı. Türkçe olarak hazırladığı ve İngilizceye çevrilmesi sürecinde katkı sunma imkânı bulduğum, etkileyici çizimlerle zenginleşen “Tepedeki Işık” kitabının yanı sıra, kendi geliştirdiği okuma öğretim metoduna dair tüm birikimi de olgunlaşmıştı.
Bilim adamı kimliğiyle ortaya koyduğu bu emeğe katkı sunmamak benim açımdan düşünülemezdi. Çünkü yapılması gereken son dokunuş; okul öncesi, ilköğretim 1. sınıf ve öğrenme güçlüğü yaşayan çocuklar için hazırlanan “Hızlı Okumaya Geçiş” kitabının elektronik ortama aktarılması ve basıma hazır hâle getirilmesiydi.
Bu kitabın çocuklara hitap edecek olması, görsel açıdan da en az içeriği kadar güçlü olmasını gerektiriyordu. O dönemde yürüttüğüm doktora çalışmalarının yoğunluğu arasında, bu projeye özenle katkı sunmaya çalıştım. Belki küçük ama benim için anlamı büyük bir katkıydı bu. Böylece, daha sonra “Ba-Sa-Ra öğretim metodu” olarak anılacak sistemin ilk adımlarına ben de bir nebze dahil olmuş oldum.
O gün, öğrencilerin hızlı okumaya geçişi ve öğrenme güçlüğü yaşayan çocuklara okumayı kolay şekilde öğretmesiyle kendileri ve ailelerinin yaşayacağı sevince vesile olabilmek motivasyonuyla geliştirdiği öğretim metodunun temel fikrini şöyle açıklamıştı: Çocuğun dikkatini tek bir değişkene odaklamak, hızlı başarı hissiyle motivasyonu artırmak ve öğrenilen hecelerin zihinde kalıcılığını sağlamak… Bu yaklaşımın, çocukların öğrenme sürecinde ne kadar güçlü bir karşılık bulduğunu defalarca gözlemlediğini söylemişti.
Bu özgün sosyal-duygusal öğrenme yaklaşımının, çocuklara kazandırdığı motivasyonla 20–30 gün gibi kısa sürelerde başarılı sonuçlar verdiğini ifade ederken, aslında sadece bir yöntem değil, bir umut inşa ettiğini hissettiriyordu. Nitekim sonraki yıllarda bu modeli eğitimlerinde ve seminerlerinde sistematik bir yapıya kavuşturarak bilimsel bir çerçevede sunmuş ve Ba-Sa-Ra yöntemi adıyla anılan bir programa dönüştürmüştü.
Aradan geçen yaklaşık yirmi yıla rağmen, Konya’da yeni kiraladığım evde bu yöntemi bana anlattığı o günü hâlâ dün gibi hatırlıyorum. Göktürkçeden Karahanlı Türkçesine, oradan günümüz Türkiye Türkçesine uzanan çizgide “a” ünlüsünün yaygınlığını anlatmış; ba, sa, ra gibi hecelerin temelinde yer alan bu sesin sabitlenmesiyle çocuğun dikkatinin sadeleşeceğini ve öğrenme hızının artacağını vurgulamıştı.
Sonrasında ise adım adım ilerleyen bir sistem önererek, dilimizde sık kullanılan hecelere sıralı ve ritmik bir akışla ağırlık verilmesi gerektiğini söylemişti. Kendi terminolojisinde “dil açar sesler” olarak tanımladığı bazı seslerin, özellikle “r” sesinin, diğer seslerin ve hecelerin öğrenimini kolaylaştırdığını anlatmış, Ba-Sa-Ra yöntemi bu bilimsel temellerle sonraki yıllarda son halini almıştı. “Ra” sesini öğrenen bir çocuğun, “r” harfini farklı ünlülerle birleştirirken daha rahat ilerlediğini; ancak özellikle özel eğitim gerektiren çocukların bu sesi çıkarmakta zorlanabildiğini uzun uzun açıklamıştı. Bu yüzden harf öğretiminin rastlantısal değil, belirli bir sıra ve sistem içinde ilerlemesi gerektiğini özellikle vurgulamıştı.
Son zamanlarda internet üzerinde yaptığım bazı araştırmalarda, bu yöntemi literatüre kazandıran asıl sahibinin adı anılmadan, anonim bir yöntem gibi sunulduğunu üzülerek gördüm. Üstelik bazı kaynaklarda verilen örneklerin, 2004 yılında basılan kitaptaki örneklerle neredeyse birebir örtüşmesi, ister istemez ciddi soru işaretleri doğuruyordu.
Daha da önemlisi, yöntemin özünü tam anlamadan yapılan bu tür yüzeysel kullanımların, onun gerçek potansiyelini gölgeleyebileceğini düşünüyorum. Çünkü bu yaklaşım, doğru uygulandığında çocukların hayatına dokunan bir kapı aralıyor; yanlış uygulandığında ise aynı kapı hayal kırıklığına açabiliyor. Bu nedenle, bu metodun kendi özüne sadık kalınarak geliştirilmesi, bilimsel temellerine bağlı kalınması ve en önemlisi doğru kaynaklara dayanması büyük bir sorumluluk gerektiriyor.
Aynı zamanda, bu yöntem üzerine bir ömür emek vermiş Nedim Amcamın hakkının teslim edilmesi gerektiğine inanıyorum. Kitabın yayımlandığı dönemin ilk tanıklarından biri olarak, bunu kendi adıma bir sorumluluk kabul ediyorum. Bugün bu çalışmanın daha kapsamlı hâliyle yayımlanan setine dair en doğru ve güvenilir bilginin Serap Kulaksız aracılığıyla edinilebileceğini özellikle belirtmek isterim.
Eğer bu satırlar, bu yöntemin doğru anlaşılmasına bir katkı sağlar ve verilen emeğin gerçek sahibine hakkını teslim etmeye vesile olursa, gerçekten mutlu olurum.
Sabırla okuduğunuz için teşekkür ederim.
Prof.Dr.Ahmet Afsin Kulaksız
Yorumlar
Kalan Karakter: