"Siz iyilik etmek, fenalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşın; günah işlemek ve başkasına saldırmak hususunda birbirinizi desteklemeyin." (Mâide Suresi, 5/2)
Değişim, birine parmak uzatmakla gerçekleşmez; değişim ancak birlikte olur. "Bir kişiyi düzeltelim de bir daha başımıza gelmesin" diyerek iyi günlerin gelmesini beklemek pek gerçekçi değil.
Belki de en büyük hatamız, birinin derdi olduğunu o kişi söyleyene kadar fark edememek olabilir kanaatindeyim. Oysa en baştan ilişkilerimizi daha sağlam kursak, "Nasılsın?" sorusunu daha sık ve içten sorsak, birlikte bir çay, bir kahve içsek... Kimdir, nedir diye bu kadar takılmasak... Aslında ortak çok yanımız var; bizi geri çeken şey, çoğu zaman sadece "detay" dediğimiz bilgiler oluyor. Bu bilgiler insanı insanlıktan uzaklaştırıyor. Öyle ki bazen "Derdim var" desen bile sesin duyulmuyor.
En basit insan ilişkilerimizi kaybettik; kaybettikçe kendimizden de uzaklaştık. Oysa her problemimizi tek başımıza çözmek zorunda değiliz. Her zaman "Ben yaparım" demek zorunda da değiliz. Bu bir zayıflık değil, bir eksiklik değil; bu, insan olmanın bir parçası. Ama bugün baktığımızda çoğunlukla sadece yapabildiklerimizi gösteriyoruz. Hatta bazen yapabiliyormuş gibi davranıyoruz. "Eksik yanımı görmesinler, ne derler?" kaygısıyla birbirimizden uzaklaştık. Sosyal medya da buna eklenince; süslü sözler, havalı efektler ve iyi kurgulanmış içerikler arasında, her bir beğeniyle kendimizden biraz daha verdik ve gerçekten değerli olanı kaybettik: ruhlarımızı.
Oysa başkasının canı yanarsa benim de yanmalı.Biri acı çekiyorsa yalnız kalmamalı. O an mendili uzatan da, teselli eden de biz olabilmeliyiz. Bir sokakta bir ev yanıyorsa, önce "Nasıl yandı?" diye sormak değil, yangını söndürmek için koşmak gerekir. Yargılamak yerine su taşımak...
Ama çoğu zaman göremez olduk. Neydi bizi bu kadar kör eden? Belki de kalplerimizin üzerine çöken o ince perdeydi. Bir anda inmedi; her sustuğumuzda, her görmezden gelişimizde biraz daha kalınlaştı. Kaç yangına sanki yokmuş gibi davrandık. Ne zaman ki duman kendi evimizden yükseldi, o zaman görmeye, duymaya ve konuşmaya başladık. O güne kadar başkalarının yalnızlığına sessiz kaldık; fakat sıra bize geldiğinde bir el uzansın istedik. Yardım gelmeyince de başkalarını bencillikle suçladık ve içimizdeki öfke büyüdü. Böyle böyle "biz" demeyi unuttuk, "ben" demeyi öğrendik. Oysa bu kadar sosyal bir kültürde birbirimize nasıl bu kadar yabancılaştık?
Affetmeyi unuttuk. Affetmemeyi, kin tutmayı, tek bir yanlışta insan silmeyi kendimize değer vermek diye yücelttik. "Yücelttik" diyorum; çünkü sözlerim önce kendi nefsimedir, sonra da üzerine alınmak isteyenedir. Affetmemek için o kadar çok sebep bulduk ki affetmek neredeyse saflık gibi görünmeye başladı. Yangının ortasında kalana "Yakmasaydın" der hâle geldik. Ateş sadece düştüğü yeri yakmaz; düştüğü yerden başlar, yayılır ve yakar da yakar...
Kendimizi korumak için kalbimizin etrafına ördüğümüz duvarlar zamanla o kadar sertleşti ki artık bizi korumak yerine içine hapseden bir yere dönüştü. Ve o duvarlar, fark etmeden bizi yavaş yavaş boğmaya başladı.
Vicdan, insanı insan kılan şeydir. Ruh ise insanın manevi yönüdür ve gıdaya ihtiyaç duyar. Çoğu zaman bedenin istemediğini ister, nefsin kaçtığı yerlere yönelir. Merhametten, iyilikten, paylaşmaktan ve hakikatten beslenir. Vicdan ve ruh paslanmadığı sürece insan huzurunu bütünüyle kaybetmez.
Fakat sadece bilmek yetmez. Kuru bilgi insanı kurtarmaya yetmez. Çünkü şeytan da Allah'ın varlığını ve birliğini biliyordu; ancak bildiği hakikate teslim olmadı. Demek ki mesele yalnızca bilmek değildir. Bilgiyi kalbe indirmek, onu davranışa dönüştürmek ve onunla amel edebilmektir.
Bu yüzden sadece "Allah'a havale ettim" demekle de yetinilemez. Gerektiğinde kalkmak gerekir, koşmak gerekir, el uzatmak gerekir. İnsan, bütün insanlığı kurtarmayı değil, belki de bir insanın yükünü hafifletmeyi, bir yaranın üzerine merhem olmayı dert edinmelidir. Çünkü bazen bir insanı yalnız bırakmamak, dünyayı değiştirmek kadar kıymetlidir.
İnsan, insanla olmalıdır. Eğer insanın tek başına yaşaması ve yalnız kalması yeterli olsaydı, Efendimiz Hira'da kalır, orayı kendisine yurt edinirdi. Hayatı da belki orada son bulurdu. Fakat böyle olmadı. O, Hira'da öğrendi; sonra insanların arasına döndü, öğrendiğini öğretti, dertleriyle dertlendi, sevinçlerini paylaştı. Çünkü insan, insandan uzaklaşarak değil, insanla beraber olarak kalbini canlı tutabilir.
Bu yüzden bir araya gelip, "Gelin, bu ateşi beraber söndürelim" diyebilmeliyiz. Çünkü bazı yangınlar tek bir kişinin taşıyacağı kadar küçük değildir. Ve belki de değişim tam olarak o anda başlar: Birinin suçunu aradığımızda değil, birinin yükünü omuzladığımızda.
Yorumlar
Kalan Karakter: