Bir kaza sonucu diz sakatlığı yaşıyorum. Kırık yok, çıkık yok, bağlarda kopma yok; ancak yere sert düşmem nedeniyle birkaç haftama mal olacak bir sakatlanma. Yatarken, yürürken, otururken; yani her anımda dikkat etmem gereken bir mesele hâline geldi. Dizimdeki ağrı yoruyor, rahatsız ediyor, beni yavaşlatıyor.
Gecenin bir vakti adım atmaya çalışırken çok stresli ve acı dolu bir süreçten geçtiğimi düşünüyordum. Fakat bir anda zihnimi bir düşünce sardı ve bu düşünce karşısında kalbim tatmin oldu. Yaşadığım bu sakatlık, bedenimin ne kadar aciz olduğunu bir kez daha gösterdi bana. Bu acizlik, tokat gibi çarptı suratıma. Zayıf bedenimin isteklerine nasıl odaklandığımı, önceliğimi nasıl hep ona verdiğimi fark ettim.
En ufak bir soğukta hastalanıyor, mikroba karşı duramıyor, sindiremediği şeyler oluyor. En önemlisi de, belirli bir ömrü olması hasebiyle her gün biraz daha tükeniyor. Ölümsüz olanın neden ruh olduğunu yeniden anladım. Bedenimin benden ne kadar geride olduğunu fark ettim. Hayatımın merkezine koyduğum şeyin ne olduğunu görmek, aldığım kararın ne kadar ahmakça olduğunu adeta haykırdı bana bu sakatlık.
Bedeni yalnızca bir araç olarak görmemiz gerekirken, onu tanrı misali tapar hâle getirmiş durumdayız. Elbette bedenimize iyi davranmak zorundayız; zira bize emanet edilmiştir ve bu, bir kulun sorumluluğudur. Ancak bu emaneti, korunması gereken bir vasıtadan öteye taşımamalıyız. Aksi hâlde, ölümsüzlüğün gerçek olmasını istediğimiz bir noktaya sürükleniriz. Ölmemek ve her daim var olma fikri içten içe iyi hissettirir, bir noktada güven verir. Hâlbuki bedenler ölümlü, ruhlar ise sonsuz varlıklardır. Ruh bizim anladığımızdan çok daha ötededir.
Fakat biz, aciz ve verilen aklı yanlış yerlerde kullanmayı heba eden kullar olarak, yine somut olana takılıp somuta inandığımız için dikkatimizi dağıtıyoruz. Cesedin kokusu, varlığı, görüntüsü derken gözümüz asıldan kayıyor. Bu sebeple de kâmil insan olma imkânını -ihlaslı salih amellerle, en azından bu niyetle ortaya çıkabilecek bir potansiyeli- bir kıtmir bile olamadan tüketip bitiriyoruz.
Bedendeki acılar geçicidir; Rabbe dönme vaktini hatırlatan işaretlerdir. Beden bir araçtır ve böyle zamanlarda bu gerçeği daha da belirgin kılar. Fakat kör için mavi de kırmızı da karadır. Göremeyen sadece ah eder; uykusunu da ziyan eder, eline geçen fırsatı da.
Her şeyin bedenimin isteklerinden ibaret olmadığını anlayabiliyor olmam başlı başına bir şükür sebebidir. Yaşanan her hadisede O’nu hatırlayabiliyor olmam ise geceler boyu sürecek teşekkürlerime bedeldir. Daha dün “acım beni boğuyor, çok rahatsızım” derken, bugün bu acizliğim beni O’na dua edip yalvarabilmenin bir yoluna oluveriyor.
Madem bedenen ihtiyaçlarımız var ve beden bir emanettir; ona iyi bakmakta bir sorumluluktur. Bu yüzden dengeli yaşamayı öğrenmenin, insana huzur vermesi gerektiğini düşünüyorum; gözyaşı değil.
Acılar ve günahlar da tam bu sebeple, dönüşe vesile olduklarında anlam kazanır. Sözlerim yanlış anlaşılmasın: Ne acının çok olması ne de günahın büyüklüğü güzeldir; hatta diliyorum ki evimizden fersah fersah uzak olsunlar. Burada değinmek istediğim nokta şudur: Ne acı hayatla bağımızı koparmalıdır ne de günah bizi varlığın sahibinden uzaklaştırmalıdır. Madem kuluz; eksiklerimiz ve gözyaşlarımız var, bunların nereden geldiğini bilip ona göre hareket etmelidir insan.Çünkü bu küçüklüğüme tezat bir şekilde, büyük ve güçlü birine ihtiyaç duyduğum her anda kendim O’nun huzurunda buluyorum ve bu noktada aklıma, çok kıymetli bir zâtın sözü geliyor. : Sultana sultanlık, gedaya gedalık yaraşır. Bu sakatlık için bile elhamdülillah. Çünkü beni Sana getirdi.
Onlardan bazı zümrelere verdiğimiz dünya hayatının süsünden ibaret olan geçimliklere gözün kaymasın. Biz, bununla onları imtihan ediyoruz. Rabbinin senin üzerindeki nimeti ve sana Âhiret’te vereceği rızık, hem çok daha hayırlı, hem de çok daha devamlıdır. (Tâhâ Sûresi 131.ayet
Yorumlar
Kalan Karakter: