Toprak bozulması ile iklim krizi birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Son yüzyılda mera tahribatı, ormansızlaşma ve yanlış arazi kullanımı yüzünden atmosfere salınan aşırı karbondioksitin en az dörtte biri bu toprak yaralarından kaynaklanıyor. Bitki örtüsü kalkınca arazi çıplak kalıyor, çıplak toprak güneşi yansıtıyor, havayı daha da ısıtıyor. Böylece hem dünya ısınıyor hem de toprağın kendisi ölüyor. Doğurganlığını, canını yitiriyor. Tarlalar verimsizleşiyor, ekinler küçülüyor, gıda güvenliği tehlikeye giriyor.
Ülkemizde 26 büyük yağış havzasında yaşanan arazi bozulması, 20. yüzyılın son çeyreğinde yaklaşık 10 milyon köylünün zorla kentlere göç etmesine sebep oldu. Bu plansız, acıklı göç dalgası hem kırsalı boşalttı hem de şehirleri yaraladı.
Tarımımız ve kırsal kalkınmamız, 21. yüzyıla gelirken maalesef sürdürülemez bir yola girdi. Gübre, ilaç, mazot fahiş fiyatlarla çiftçinin belini bükerken, ürününü pazara kadar götüren aracıların aşırı kârı da onu bitiriyor. Eskiden kendi kendine yeten bir tarım ülkesiyken bugün ithalata bağımlı hale geldik. Bu, hem onurumuzu hem geleceğimizi tehdit ediyor.
Bu arada yaşanan krizler aynı zamanda büyük bir fırsattır!
Doğa koruma ilkelerine sımsıkı sarılarak, toprağı iyileştirerek, suyu ve bitki örtüsünü yeniden dengeleyerek bu krizi tersine çevirebiliriz. Sürdürülebilir tarım ve gıda için tek yol çok boyutlu bir uyanıştır. Sadece çiftçi değil, herkes devlet, belediyeler, sivil toplum, bilim insanları, şehirdeki vatandaş el ele vermelidir. Önce köylerde, sonra bölgelerde, en sonunda ulusal ölçekte ortak akılla hareket etmeliyiz.
Türkiye’nin kalkınması kırsaldan başlar. Eğer gerçekten büyüyecek ve güçlü olacaksak, bunu gıda, tarım ve hayvancılıkla yapacağız. 26 yağış havzasındaki bozulan toprak-su-bitki dengesini yeniden kurmalıyız.
Sürdürülebilir tekniklerle, dikkatli tarımla toprak kaybını durdurabilir, hatta tersine çevirebiliriz. Marjinal tarım alanlarında tarımsal ormancılık ile hem gıda hem de orman ürünleri üretilebilir; hem doğa hem insan kazanır.
İmkânı olan vatandaşlarımız köyüne dönsün. Ata tohumlarını toprağa emanet etsin. Doğal, temiz, sağlıklı ürünler yetiştirsin. İmkanı olmayanlara Devlet el uzatsın, destek olsun. Şehirdeki akrabalarına da o bereketli ürünleri göndersin. GDO’lu, suni gıdalardan ancak böyle kurtuluruz. Güvenli gıda, lüks değil, en temel haktır.
Kasabalar ve köyler, Türk halkının %40’ının yaşadığı kırsal alanların omurgasıdır. Bu omurga güçlü olursa millet dimdik ayakta durur. Köyleri yaşanabilir, çekici, modern ama doğayla barışık yaşam alanları haline getirmeliyiz. Yaşam koşullarını iyileştirmeli, sosyal uyumu, köy kültürünü, dayanışmayı güçlendirmeliyiz. Toplum hayatı ve köy ruhu, bağımsız kalkınmanın en büyük itici gücüdür.
Bu 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü’nde sesimizi duyuralım:
Köylüyü ve çiftçiyi yeniden “milletin efendisi” yapmalıyız!
Toprakla barış, suyla barış, doğayla barış…
Ancak o zaman gelecek nesillere miras bırakacağımız bir vatanımız olur.
Haydi! Toprağın sesine kulak verelim. Onu iyileştirelim ki o da bizi yaşatsın.
Bu mücadele sadece tarım mücadelesi değil; bu, vatan mücadelesidir.@öne çıkar
Yorumlar
Kalan Karakter: