Toprağın kahramanları. Her santimetre karede, milyonlarca mikroskobik arkadaşlarıyla birlikte çalışıyorlardı. Yaprakları, dal parçalarını, kabukları, hayvan dışkılarını ve tüm organik atıkları birer hazineye çeviriyorlardı. Humus diye bir mucize yaratıyorlardı; o kara, yumuşak, kokulu toprak ki, bitkilere “Gel, beslen!” diyordu. Toprak o kadar verimliydi ki, bir avuç alsanız avucunuzdan taşardı bereket.
Ama o günler geride kaldı.
Şimdi toprağı kazdığımızda… sessizlik.
Sadece kuru, toz gibi bir kum.
Ne oldu peki?
İnsan eli değdi. Hem de çok sert değdi.
Önce pestisitler geldi. “Zararlı böcekleri öldürelim” dedik, ama solucanları, karıncaları, mantarları, bakterileri de öldürdük. Sonra bol nitratlı suni gübreler… “Hızlı büyüsün bitkiler” diye toprağa boca ettik. Toprak doydu, şişti, zehirlendi. Ardından herbisitler… “Yabani otları yok edelim” diye püskürttük. Otlar gitti, ama toprağın can damarları da kesti.
Bir yaprağı toprağa bıraksanız eskiden…
Solucanlar hemen sarılırdı etrafına.
Mikroorganizmalar dansa başlar, mantarlar ipliklerini örer, bakteriler parçalara ayırırdı. Birkaç ay içinde o yaprak, siyah altın humusa dönüşürdü. Şimdi? Yaprak orada yatıyor, çürümüyor. Kuruyor, toza karışıyor. Çünkü onu dönüştürecek canlılar yok. Toprak, bir fabrikadan çıkmış gibi steril, ölü bir kuma dönüştü.
Ormanlarda da aynı dram yaşanıyor.
Yoğun ormancılık faaliyetleriyle, o kutsal döngüyü paramparça ettik. Ağaçları kestik, kökleri söktük, toprağı traktörlerle ezdiğimiz gibi kabuğunu da soymuş olduk adeta. Eskiden orman toprağı, kalın bir humus battaniyesiyle örtülüydü. Yapraklar, iğneler, dallar, kabuklar… her sonbaharda doğa kendi gübresini kendi yapıyordu. Şimdi o battaniye kalktı. Toprak çıplak kaldı. Yağmur vurunca erozyon başladı, rüzgâr savurdu, verimlilik uçup gitti. Orman, kendi kendini besleyen bir sistem olmaktan çıktı; artık dışarıdan suni gübre bekleyen, yorgun bir tarlaya benzedi.
Bu sadece “solucan azaldı” meselesi değil.
Bu, doğanın kalbinin durmasıdır.
Toprak canlıdır. Solucanlar, kurtlar, böcekler, mantarlar… hepsi bir orkestra gibiydi. Birini öldürdüğünüzde bütün senfoni susuyor. Bitkiler zayıflıyor, su tutma kapasitesi düşüyor, karbon depolama yeteneği kayboluyor. İklim kriziyle boğuşurken, toprağın karbonu tutma gücünü elimizle yok ediyoruz. Gelecek nesiller için miras bırakacağımız bereketli topraklar yerine, çorak bir çöl bırakıyoruz.
Doğa koruma tam da burada devreye giriyor.
Bu bir savaş değil, bir uyanış olmalı.
Toprağı zehirlemekten vazgeçmek, doğanın kendi ritmine saygı duymak zorundayız. Organik tarıma, biyolojik mücadele yöntemlerine, suni gübre yerine kompost ve solucan gübresine dönmeliyiz. Ormanlarda ise “kes ve kaç” anlayışını bırakıp, “koru ve yenile” felsefesini benimsemeliyiz. Ağaç keserken toprağın örtüsünü bozmadan, doğal döngüyü korumalıyız.
Çünkü toprak, sadece ayaklarımızın altındaki bir şey değil.
O, bizim annemizdir.
Ve biz, onu yavaş yavaş öldürüyorduk.
Şimdi sıra bizde.
Toprağı dinleyelim.
Solucanları geri çağıralım.
Humusu yeniden doğuralım.
Henüz çok geç değil…
Ama çok da vaktimiz yok.
Doğayı korumak, toprağı korumaktır.
Ve toprağı korumak, kendimizi korumaktır.@öne çıkar
Yorumlar
Kalan Karakter: