Yürüyeceği yolu seçip, kalp ve kafa bütünlüğünde yolunu şaşıranlar; hayatlarını cismaniyetin, paranın, güç ve kuvvetin dar mahbesinde yaşamaya mecburdurlar. Bu mecburiyet zamanla onları kin ve nefretin, kıskançlık ve düşmanlığın bendine savurarak, ruhen bir canavar haline getirir. Bunlar, makam-mansıp, gücü elinde bulundurma ve elde ettikleri servetlerle zevku sefa içinde yaşıyor görünseler de; huzursuzluk, tatminsizlik, mutsuzluk duygu ve düşünce üçgeninde ömürlerini israf ederler. Hele hele dizlerinde başlayan ağrılar, kendini iyiden iyiye hissettiren bedeni çöküşler ve denge sorunları onları azılı bir ifrite; hiç bir şeyle tatmin olmayan bir vampire; merhametsiz bir zalime dönüştürür.
Dönüştürür de zamanla öyle seviyesizleşir, öyle zavallılaşır ve öyle acımasız hale gelirler ki; sürekli etrafına saldıran vahşı birer sırtlana dönüşürler. Bununla da artık onlar durulmanın, saflaşmanın, pişman olup tevbe kurnalarına koşmanın yerine; simsiyah kesilmiş kalpleri, çatlamış ar damarları, kurumuş merhamet kanalları ile hâlâ hayatın zevkini yaşamaya, alkışlanmaya, eller üzerinde taşınmaya can atarlar.
İflah Olmayacaklar
Yaşayıp haz aldığı, bedeni ile geçirdiği koskaca bir ömrü heder etmenin yanında zulmüyle inlettiği canların; elinden hak ve hukuklarını kasbettiği insanların; iftiralarla hayatlarını zehir ettiği mazlumların acısını içlerinde duyma yerine; bir moloz yığını haline gelmiş bedenlerini hâlâ dik tutmanın ve sağlıklı göstermenin derdine düşerler. Düşerler de, o çakırkeyf senelerin; o hesabı bilinmeyen servetlerin ve o önünde eğilip kalkan kiralık bedenlerin de sürekli etraflarında devri daim edeceğini sanırlar.
Ve böylece farkına varmadan heder edilen koskoca bir hayatın sonbaharına yaklaşırken, sona varmanın o öldürücü hüznünün kapılarının önünde beklediğini hissederler. Edindikleri servetin, oturdukları makamın, kazandıkları itibarın ve bu itibarla açılan bütün kapıların zamanla yüzüne kapanacağı sancısıyla kıvranıp dururlar. Bir yandan bütün bu olumsuzluk cinnetlerine rağmen hep dik durmaya, hep güçlü görünmeye gayret ederlerken; diğer yandan günden güne gücünü ve kuvvetini kaybeden bir kasırga misali süflileşmeye ve elden takatten düşmeye de devam ederler. Her ne kadar öyle görünmeye ve öyle davranmaya devam etseler de aslında her taraflarından bir tükenmişliğin, bir yıkılmışlığın, bir ümitsizliğin ve bir korkunun ruhlarını esir aldıklarını görür, koskoca bir ömrü heder etmenin verdiği sancıyla kıvranıp dururlar.
Hayattan Lezzet Alamazlar
Hayatını hep birilerinin alınterinin, emeğinin, servetinin üzerine inşa edenler; çalışmanın, azmin, itibarın, şerefin ve namusun hazzını asla hissedemezler. Çünkü onlar, hayat boyu hep zirvelerde yaşamış, hep birilerinin omuzlarına basarak yükselmiş; geçmişteki o şaşaalı merâsimler, o riyâkârca iltifâtlar o elpençe divan durmalar onların yaşam gıdası haline gelmişti. Bir de o etraflarını kuşatan yalakaların, ortalığı inleten o ağustos böceklerinin, eteklerine yapışan o omurgasızların birden kaybolması, onların beyinlerinde ve ruh dünyalarında öyle bir hasar meydana getirir ki, karşılarında ayakta duran, ses çıkaran, hareket halinde olan ne varsa bir tırpan misali onları biçip geçmenin hesabını yaparlar.
Onlar kendilerinden daha yüksek, daha gösterişli ve gökyüzüne daha yakın olanlara asla tahammül edemezler. Halbu ki, onlara uzaktan bakanlar onları yenilmez, sırtı yere gelmez bir pehlivan gibi görseler de; beyinlerinde değirmen taşlarının döndüğünü; bitmişliğin, tükenmişliğin verdiği stres ve sıkıntıların vücutlarını esir aldığını; ellerindeki güç ve kuvvetin bir keser sapı misali sinsice kendilerine dönmeye başladığının farkına bile varamazlar. Çünkü ayaklar altına alıp ezdiği, hayatlarını zehir ettiği, yuvalarını dağıttığı can sahiplerinin çığlıkları çoktan onların beyinlerini kemirmeye; taşlaşmış kalplerine balyozlarını indirmeye başlamıştır bile.
Bunlar kendilerini hep ilk günkü gibi güçlü ve kuvvetli; yedi düveli parmağında döndüren cambazlar gibi görür ve gösterirken; bu devranın böyle devam edeceğine kendini ve etrafındaki sürüleri de inandırmayı başarırlar. Ama nereden bileceklerdi ki, o şımartan gösterişler, o maskaralığa varan teveccühler; zamanla yerlerini, hazanla savrulan yapraklara; tomruklar gibi yuvarlanan bedenlere ve zulmüyle kavurduğu, adaletiyle savurduğu mazlumların gözyaşı seliyle cehennem çukurlarına yuvarlanıp gideceklerini.
Keşkeler Sizi Avutmayacak
Evet, Rabb’e kul olmanın genleriyle oynayıp, kula kul olmanın hükmünü icra edenler, keşkeler de sizin affınıza ferman, derdinize derman olmayacaktır. Çünkü sizler, uzaktan gelen davulun sesine kulak verip, kapınızın önünde inlemeleri duymadınız ve duyurmak isteyenlere de kulaklarınızı tıkatınız. Yalancı münâdilerin tumturaklı kelimelerine aldanıp, iyliğin ve iyilerin dünyasına bombalar yağdırdınız. Keşke, cismaniyetin karanlık ikliminden ve bedenin öldürücü tutkularından ve yalakalığın sınırlarından kurtularak, biraz da ruhunuzun ufkuna kanat çırpıp, yarınların keşkelerine sarılmak zorunda kalmasaydınız.
Keşke millet adına, insanlık adına yapılan iyi işlerin önüne engel olanları yakından tanıyıp; doğruyu söyleyenlerin, doğru olanların arkasına sığınsaydınız. Keşke, sürü psikolojisine kapılıp başkalarının oyuncağı ve aleti olarak, bu utandırıcı, bu aşağılayıcı, bu boğucu hayatı yaşamaktansa, izzetle ölmeyi tercih edebilseydiniz.
Keşke vicdanınızın o dupduru ve o tertemiz sesini dinleyip yaşatmak adına yaşayanlarla aynı atmosferi paylaşabilseydiniz. Keşke eşinin, dostunun, en yakınlarının ayaklar altına alınıp çiğnendiği bir zamanda, bir arslan gibi kükreyip sırtlanlara korku salabilseydiniz. Keşke, haklıyı haksızı ayırıp mazlumun ve mağdurun gözyaşlarını silebilseydiniz. Keşke yerlerde sürüklenip itibar suikastlerine maruz kalan ve insanlar nezdinde küçük düşürülen kimsesizlerin kimsesi, sessizlerin sesi olup; dilsiz şeytanların cübbesine bürünerek melaküt aleminin maskaralığına soyunmasaydınız.
Yollarda Takılıp Kalacaksınız
Evet, gökleri dua, toprağı secde kokan Anadolu diyarında, bu milletin mutlu olmasını, saadet ve huzur içinde yaşamasını arzu etmeyenler, yaşadığı hayat boyunca bir kerecik dahi olsa keşke vicdanının sesini dinleyip ihanetini sonlandırabilselerdi. Bir kerecik olsun mertçe davranıp, yüzündeki maskeyi sıyırarak gerçek yüzünü bu millete gösterebilselerdi. Halkın içinde halkla beraber olup batıl vehimlerden, modern hurafelerden, fikirleri felç eden tabulardan, narsist kuruntulardan, zulümden ve zulmetmekten kendilerini alabilselerdi.
Yalan söylemeyi, insanlık ağacını baltalamayı ve aldatırken alkışlatmayı bir maharet saymasalardı. Ağlatmayı, ağlatırken bile baş okşamayı; arkasından hançerlediği insanların omuzuna kolunu atıp dost görünmeyi insanlık adına bir ihanet sayabilselerdi. Yükseklerde kükreyip, enginlerde kuzuya dönmeyi; çobanlarla ağlayıp, kurtlarla ziyafet çekmeyi bir yahudi arsızlığı olarak algılayabilselerdi.
Kendi Gölgesinden Korkarlar
Bu zalim ve bu derbeder ruhlar kendi bünyesindeki bu amansız hastalıklarını sezemedikleri gibi, kendisi gibi olmayan, kendisi gibi yaşamayan ve kendisi gibi düşünmeyenleri hasta, aldanmış, aklı ermez ve câhil görmeye başlarlar. Yağmuru kendi bahçelerine, doluyu başkalarına meşru görüp, kendilerini bütün mülkün sahibi olarak görme hastalığına kapılırlar. Sonra da kendilerini alkışlamayan, önlerinde ayağa kalkmayan,bel kırık boyun bükmeyen kim varsa herkesi ve her şeyi meşru bir hedef haline getirirler.
Böyle yapmakla bilmem kaç asırdır insanlık için ömür tüketen, dirsek çürüten ve kırık kalpleri tamire uğraşan ecdadın ocağına da incir ağacı dikerken; dünyaya sevgi ve merhametin, adalet ve hukukun bayrağını taşıyan imanlı bir milletin etrafını da kin ve nefret surlarıyla çevirmeye çalışırlar.
Değer miydi?
Ve böylece kendilerine yazık ederler. Ne olurdu sanki birazcık dahi olsa mertçe, erkekçe davranabilselerdi. Her kul imanını azık yabıp onu yüklenirken, onlar insanların ahını, gözyaşlarını, beddualarını omuzlarına yüklenmeselerdi. Ve koskocaman bir ömrü heder edip, Zalimi Haccacların ekmeğine yağ sürmeselerdi. Pişman olma, af dileme ve helallik alma yerine, sürekli bağırarak haklı olduklarını ispat etmeye çalışırken zulümlerine devam etmeselerdi. Ve hepsinden önemlisi; ‘’Allah’ın affetmesi kulun razılığına bağlıdır’’ gerçeğini unutup; ‘’Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır’’ (Maide,8) uyarısını hayatlarına serlevha yapabilselerdi.
Ben de neler söylüyorum. Sanki bunları önemsiyen ve ahiret yurdunu düşünen birileri varmış gibi kendi kendime konuşuyorum işte. Aslında bildiklerimin, gördüklerimin, yaşadıklarımın, hissettiklerimin yanında yazdıklarımın kıymeti harbiyesi bile olamaz. Ama, bunca yaşananlara, bunca feryatlara, bunca adaletsizliklere, bunca hukuksuzluklara, bunca zulme rağmen içimden bir ses bana sus ey sersem! Allah onları affetmek istemiyorsa; onları bu dünyada rezil rüsvay edip, asıl hesaplaşmayı öbür aleme erteliyorsa; onlar isteseler de istemeseler de başka türlü davranamaz, başka türlü olamazlardı ki!
Çünkü onlar
Bizi bizle aldatıp, yolumuzdan ettiler, mâzi mâzi diyerek sırtımıza bindiler. Zora biz talip olduk, onlar kolayı seçtiler. Allah Allah diyerek, gönüllere girdiler, girdikleri her kalbi ateşlere verdiler. Yaktılar her tarafı, suçu bize attılar, sis diyerek dumanı içimize tıktılar. Gülmeye haram deyip, sürekli ağlattılar, tutup kaldıracakken, sille, tokat vurdular. Bir zulmet denizine kabaklama daldılar, kendi derdine düşüp milleti unuttular. Ve sonunda dünyadan kimsesiz ayrıldılar, cehennemi ahlarla kefene sarıldılar. Herkese hesap sorup, sorguda yanıldılar; dokuz tahta altında hesabı unuttular. Ve sonunda; ‘’Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar fasık, zalimlerin ta kendileridir.’’ (Haşr,19) ikazına müstahak oldular.
‘Doğ ey güneş erit taştan adamı
Ve kurut taşları diken elleri’’
Yorumlar
Kalan Karakter: