BAĞIMSIZLIK UĞRUNA: 20 YANVAR
Güzel insanlar atlarına binip gittikleri bir dünyada, yapayalnız kalakaldım ortada. Sizler bana ümit, sizler bana nefes, sizler bana yaşama aşkı oldunuz. Sizleri düşündüm her hüzünlendiğimde ve duymasanız da sizlere seslendim semaları yırtan seccademde. Dua ettim, sena ettim, alkışladım sizleri gecelerimde. Yüreğimdeki her boşluğa, ruhumdaki her açlığa sizleri yerleştirdim. Soğuk kış gecelerinde kucağına sığındım ve buz tutmuş bedenimi soluklarınla ısıttın. İşte hürriyete giden yol soğuk ve dondurucu bir kış günü başlamıştı.
Evet, soğuk bir kış günüydü, rüzgârın bütün şiddetiyle alınlara buz gibi yaslandığı 19 Ocak 1990. Dışarıdaki soğuk kışa inat, gönül bahçelerinde baharı soluklayan Azerbaycan halkı, 19 Ocak 1990 günü, dar duvarlar arasından sızarak geniş meydanlara doğru bağımsızlık yürüyüşüne başlıyorlardı. Yıllar yılı hep hazan yaşamış bir millet, himmetiyle bir millet olma yolunda dimdik adımlarla kıyama kalkıyordu. Semalar kapkara, gönüllerde hüzün, sinelerde yılların vermiş olduğu ezikliğin dayanılmaz bağımsızlık ateşi; kışın, karın, buzun ve zulmün o dondurucu soğuğu altında Azerbaycan halkının gönüllerinde damla damla eriyordu.
O gün Rus zulmü karanlık bir örtü gibi kaplamıştı Bakü ufuklarını. Evlerde sıcak sobanın yanında, sıcak yataklarının başında değildi Azerbaycan halkı. Korkutmuyordu onları zalimin topu, tüfeği, güllesi. Sindiremiyordu onları, bir palet gibi üzerlerinden geçen baskıcı Moskof mezaliminin ağır zilleti. Eline bayrağını alan koşuyordu azadlık meydanına. Akıl almaz bir şekilde haykırıyorlardı yüreklerindeki o bağımsızlık aşkını zalimin o buz tutmuş yüzüne. Onlar için artık geri dönüşü olmayan bir yoldu bu gidiş. Ölümü göze alıp kol kola, el ele tutuşarak göğüslerini siper ediyorlardı Rus’un tankına, topuna, mermisine. Haykırıyorlardı göğsündeki imanlarını, yüreklerindeki vicdanların ve hürriyetlerine olan sevdalarını Moskof’un o lanetli yüzüne.
19 Ocak günü mahşer yerine dönmüştü adeta Bakü sokakları. Anne feryatları, yetimlerin hıçkırıkları inletiyordu semaları. Ama, bir ney gibi dinliyorlardı bu haykırışları asrın acımasız, merhametsiz soytarıları. Asrın bütün teçhizatıyla donatılmış kızıl ordusuna karşı, kurşun geçirmez yelekler gibi siper ediyorlardı sinelerini. Çünkü onlar, ataları gibi hep merhamet soluklanmış, merhametten duvarlar örmüşlerdi insanlık semasına. Hiç kimseyi incitmemiş, hiçbir halka ve topluluğa haksız yere silah doğrultmamış; hiç kimsecikleri ağlatmamışlardı. Çünkü insan severse iki şeyi asla yapmazdı. Ağlatmaz ve aldatmazlardı. İşte bundan dolayıdır ki onlar, asırlardır hep emniyet soluklamış, mazlumların, mağdurların sesine koşmuşlardı, tıpkı Kerbela’ya koşan Hz. Hüseyin (ra) ve onun nesli gibi.
Ağlama Karanfil
Ağlamak kaderimiz olmuştu yıllar yılı, hep ağladık, ağlatıldık. Gözümüzden akan yaşı kimseler silmedi, sildirmedi. Bahçelerimiz bir hazanla yerle bir olmuş, bahçıvanlarımız kendi gönül zindanlarında hapsedilmişlerdi. Asırlardır dünyaya renk ve kokusuyla şan şöhret salmış gül desteleri, elimizde solmuş, bahçelerimizi hazan vurmuştu. Sema toprağa inat, yağmurlarını saklıyordu bağrındaki su kuyucuklarında. Dudaklarımız şak şak olmuş kanıyor; feryadımız dünyayı inletiyor; hıçkırıklarımız bir ağaçkakan misali sinelerimizi adeta delip duruyordu. Sanki dünya ve içindekiler bize küsmüş, her sokak başındaki yol göstericilerimiz, sevdiğine inandıklarımız yönünü aksi tarafa çevirmişlerdi. Anlamadık, anlayamadık, gideceğimiz ve gitmek istendiğimiz yönü. Gönüllerden hisler hazan yağmurlarıyla sel olup akmış, gönül ovalarımız sonu gelmez bir erozyona maruz kalmıştı. Uzaktan baktık birbirimize; buluşup görüşemedik, dertlerimizi bölüşemedik; hasret yaşlarımız aktı yanaklarımızdan, yeşertmeye yetmedi gönül yamaçlarımızı. Ağladık, sızladık kendi kendimize. Gözyaşlarımız sel olup aktı bendimize.
Beni de Ağlatma
Şiirlerimize de aksetmiş bu bahtı karalık hülyaları. Hep karamsar düşünmüş, onunla yoğrulmuş, onun ateşiyle kavrulmuşuz yıllarca. ‘Ağla Karanfil Ağla’ diye nameler dizmişiz gönül tellerimize. Sadece kendimizi değil, ‘’Gülüstan’’ bahçemizdeki karanfillerimize de ağlatmışız. Ağla Karanfil Ağla demişiz. Neden ağlayacakmış bu karanfil diye sormamışız kendi kendimize. Karanfiller güzelliği, mutluluğu, sevdayı, hür olmayı çağrıştırırken, onu da hapsetmişiz kendi duygularımızın hazan bahçelerine. Artık ‘’ Ağlama karanfil, beni de ağlatma, sil gözyaşlarını’’ ne olur. Yeter artık ağladığın bunca yıldır, gül artık halkıma; o güzel kokunla sarhoş et bizleri, o kıpkırmızı renginle yak gönüllerimizdeki sevgi ateşini ve temsil ettiğin maneviyatınla Peygamber ocağına çevir şehitlerimin kabirlerini. Sen, kırmızı rengin ve yeşil bedeninle bayrağıma ilham olmuş bir değersin. Sen Şuşa’da, Fizuli’de, Karabağ’da dalgalanan bir bayraksın. Sen; gözyaşının, gamın, kederin ve çaresizliğin sembolü olamazsın. Sen ezilmişliğin, sen itilmişliğin ve çaresizliğin sembolü olamazsın. Sana Gülmek yakışır, sana vefa yakışır, sana sevgi yakışır. Seni karşı bayıra gömenlere inat tekrar diril gel atının üzerinde bir sabah erken ne olur. Sana bu zulmü reva gören zalimlere, hainlere inat ağlama gül, KARANFİL
Sil Gözyaşlarını
20 Ocak 1990 bir halkın esaret zincirlerini darmadağın ettiği gündür. Azerbaycan halkı kendi varlığını dünyaya haykırmak, düşünce dünyasına vurulan zincirleri parçalamak için yiğitçe çarpışıyordu. O gün silahların ve bombaların açtığı yaraların ızdırabına denk ayrı bir acı daha yaşanıyordu şehitler tepesinde. Annelerin feryatları bir başkaydı o gün. Çocukların soğuktan moraran dudaklarından bir başka duyuluyordu hıçkırıkları. Zalimce duygular, hisler ve düşünceler bir tank paleti olmuş, adeta eziyordu Azerbaycan halkını. O gün, ayrı bir destan daha yazılıyordu şehitler tepesinde. Nikah masasından yeni kalkan Kemale Ferhat çifti, balayına gider gibi koşuyorlardı kinin, nefretin, ateşin, merminin insafsızca kavgaya tutuştuğu 20 Yanvar meydanına. Kemale tıpkı Erzurum tabyalarına dayanan düşmanlara karşı cansiperane mücadele veren bir Anadolu kadını gibiydi. Daha bir yastığa beraber baş koyamadıkları Ferhat'ı gitmiş ama bir daha geriye dönmemişti. O da bir Nene Hatun misali duvağını başından sıyırarak koştu Ferhat’ının ardından sonsuzluk denizine. Adeta yeni evliliklerinin balayını kutluyorlardı, hain kurşunların 20 Yanvar sahillerinde. Çıktıkları bu koridor el ele, kol kola uzanıyordu Nebiler Serveri’nin gül bahçesine.
Ne Kemaleler, ne Ferhatlar o gün dönmedi evlerinin sıcak köşelerine. O mukaddes Azerbaycan toprağını yatak, yağan karı yorgan ve Azerbaycan halkının bağrını kendilerine yastık yapmışlardı. O kış gününe inat, sıcacık bir kucağa, merhametli bir sineye kendilerini emanet etmişlerdi. O gün bu gündür Azerbaycan halkı onları hiç unutmadı ve o şefkat dolu sinelerinde, merhamet dolu yüreklerinde onları misafir etmeye devam ettiler. Çünkü onlar çile ve ızdırabın kahramanları gibi hep ağlasalar da, başka gözlerden bir damla yaşın düşmesine yürekleri dayanamazdı. Yanan, yakılan ateşe sinesini siper eder, başkalarını yaşatmak için yaşamayı tercih ederdi.
Evet, o gün Azerbaycan halkı akıl almaz bir yiğitliğin, cesaretin destanını yazıyordu, Bakü sokaklarında. Çünkü onlar, düşmanların ölümden kaçtığı gibi, karanfiller misali bu toprakları gül bahçesine çevirmek üzere ölümün üzerine doğru koşuyorlardı. Tıpkı gökten yağan o kar tanelerinin Bakü sokaklarında dondurduğu gönülleri ısıtmak için yüreklerini yakıyorlardı.
Gökte yağan kar benim, canıma CAN SEN benim.
Üşür ise ellerin yüreğime sar benim.
Kar yağıyor sevdiğim ver bana ellerini.
Üşer isen CAN halkım, yakarım yüreğimi.
Yanan, yakılan o yüreklere selam olsun. Ruhunuz şad, komşunuz Peygamberimiz (sav) olsun. Yüce Rabbim, benim kanım, benim canım, benim vatanım olan Azerbaycan’a ve Azerbaycan halkına bir daha 20 Yanvar gibi acı ve ızdırap yaşatmasın. Amin
Yorumlar
Kalan Karakter: