SİRİ’nin Mucidi Hüseyin YILMAZ
Prof. Dr. Hüseyin Yılmaz 13 Ağustos 1924 yılında Acıpayam nahiyesine bağlı Yumrutaş köyünde yoksul bir ailede dünyaya gelir. Hüseyin, 4 yaşındayken annesini, 11 yaşındayken de babasını kaybeder. Yetim ve öksüz olarak ortada kalan Hüseyin’e ablası ve eniştesi sahip çıkar ve onların yanında kalmaya başlar. Akranları gibi okuma hayalleri kuran bu dâhi çocuk, hem fakirlik hem de ailesinin okumasına izin vermemesi yüzünden daha çocuk denebilecek yaşlarda kendi köyünde çobanlık yapmaya başlar.
Günlerden bir gün dağlarda keçilerinin peşinde dolaşırken, daha önceleri buralarda hiç görmediği bir gurup insanla karşılaşır. Bunlar ne kendi köylülerine ne de daha önce bu dağlarda gördüğü insanlara benzemiyordu. Bunlar, o gün Yüce Allah tarafından bu küçük dâhinin ayağına piknik yapmak bahanesiyle gönderilen bir gurup öğretmendi. Öğretmenler buldukları küçük bir düzlüğe oturup elindeki nevaleleri yeşil çimenlerin üzerine serip sohbete başlarlar. Hüseyin hayat kitabında kendisi için açılacak müthiş bir sahifeden habersiz uzaktan uzağa onları seyrediyordu. Çoban Hüseyin şaşkın bakışlarla bu adamları süzerken, öğretmenlerden birisinin gözü keçilerinin ortasında oturan bu çocuğa takılır. İçlerinden biri eliyle işaret ederek onu yanlarına çağırır. Hüseyin ilk anda biraz tereddüt etse de, bu davete icabet ederek yanlarına gider.
Kader Ağlarını Örüyor
Yanlarına çağırdıkları Hüseyin’e çay ikramında bulunur ve yediklerinden yemesini isterler. Yabancı bu insanların nezaketli davranışları karşısında keçilerini unutan çocuk, öğretmenlerle uzun ve neşeli bir sohbete tutuşur. Öğretmenler bu çocuğun gözlerindeki ışığı görür ve ona okuma-yazma bilip bilmediğini sorarlar. Anlaşılan odur ki, Hüseyin okuma yazma bilmiyordu ama, içindeki o sönmeyen okuma aşkının hâlâ dipdiri olduğunu görüyorlardı. Öğretmenler daha 12 yaşlarında dağda buldukları bu cevherin buralarda yok olup gitmesine göz yummayacak ve okuması için kendi aralarında bir işbirliği yapacaklardı. Kısa bir zaman içerisinde ailesinin de rızasını alarak onu Denizli’deki yatılı bir okula kayıt yaptırarak, maddi manevi yardımlarla onu koruyup kollamaya başlarlar.
Hüseyin, gösterdiği müthiş ilerlemeyle bütün akranlarını geride bırakır ve adını okulun en iyileri arasında ilk sıralara yazdırmayı başarır. Matematik ve fiziğe ayrı bir hayranlık duyan küçük dâhi, bölgede yapılan bütün matematik ve fizik yarışmalarına katılır ve aldığı başarılı sonuçlarla çevresindekileri ve kendisine sahip çıkan öğretmenleri şaşkına çevirir. Bu yarışmaların birinde kendisine hediye edilen kitapları kısa bir zaman içerisinde didik didik eder ve kitaplardan birinde gözlerden kaçan büyük bir hatayı tespit ederek öğretmenlerine gösterir. Hüseyin’in zekasına hayran kalan öğretmenleri ilk bakışta ne yapacaklarını bilemez ve bu nadide çiçeğe buradaki saksının küçük geldiğini düşünerek gerekli yerlerle irtibata geçmeye karar verirler.
Fizik Profesörü Nusret Kürkçüoğlu
Hüseyin’in kitaplarda tespit ettiği bu eksikliğin ne manaya geldiğini öğretmenleri bile anlayamamıştı. Çünkü bu delikanlının tespit ettiği eksiklikler dünyanın kabul ettiği fizik bilim adamı Einstein’in görecelik teorisine ait idi. Öğretmenleri hiç vakit kaybetmeden küçük dâhinin bu çalışmasını İTÜ’de fizik profesörü olarak çalışan Nusret Kürkçüoğlu’na iletirler. Gördükleri karşısında şaşkınlığını gizleyemeyen Nusret Bey, öğretmenlerinden Hüseyin’in liseyi bitirdikten sonra İTÜ Fizik bölümüne kayıt yaptırmasına yardımcı olmalarını ister. Liseden mezun olan bu delikanlı öğretmenlerinin yardımıyla bu bölüme kayıt yaptırarak yüksek tahsil hayatına ilk adımını atar. Hüseyin burada da hızını alamaz ve zekasıyla hocalarının dikkatini çekmeyi başarır. Bir türlü kabına sığmayan bu çocuk adeta üniversitenin gözdesi haline gelir ve zamanla hocaları bu delikanlıyı doyurmakta zorlanmaya başlarlar. Tıpkı lisede olduğu gibi üniversite hocaları da bu cevherin buralarda kaybolup gitmesinden korkar ve konuyu Nusret Hoca’ya açmaya karar verirler.
Nusret Hoca duydukları karşısında Hüseyin’i buraya kayıt yaptırmasının ne kadar isabetli olduğunu bir kez daha anlar ve bu delikanlının üzerine çalıştığı projeleri ABD’deki Boston Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden dostu Prof. Dr. Morse’ye göndermeye karar verir. Bu çalışmaları inceleyen Morse’nin beyninde adeta şimşekler çakar ve tıpkı Nusret Hoca gibi bu dâhi çocuğu vakit kaybetmeden Amerika’ya kendi üniversitesine yüksek lisans yapmaya davet eder.
Keçi Çobanlığından Amerika’ya
1952 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi’nden mezun olan Hüseyin, bir gazetenin onun için başlatmış olduğu yardım kampanyasından toplanan paralarla Amerika’ya doğru yola çıkar. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT)’e yüksek lisans kaydını yaptırır. Fakat burada eğitim çok zor olduğundan dolayı verilen yüksek lisans tezini 2 yılda bitirmek adeta imkansızdır çünkü, şimdiye kadar aldığı tezi 5 yıldan önce bitiren öğrencilerin sayısı bir elin parmak sayısını geçmemişti. Ama Denizlili bu dâhi çocuk o duvarları da parçalayacak ve yabancı bir ülkede, yabancı bir dilde aldığı tezi 3 ay gibi kısa bir zaman içerisinde bitirip hocasının karşısına dikilerek, müthiş bir başarıya uzanan yolun ilk adımlarını atmış olacaktı. Profesör Morse, tezi okuyup bitirir ve bu dâhi çocuğa hayran kalır.
Hemen Hüseyin’i odasına çağırarak kendisini tebrik eder, fakat diplomasını prosedür gereği ancak 2 yıl sonra alabileceğini söyler. Hüseyin bu arada boş durmaz ve hem dilini hem de kendisini geliştirmek için üniversitenin farklı bölümlerindeki farklı derslere girmeye başlar. Nihayet 2 yılın sonunda diplomasını alır ve ileriki zamanlarda Stevens Teknoloji Enstitüsü’nde yardımcı doçent olarak çalışmaya başlar.
Hüseyin, yardımcı doçent olarak çalıştığı bu kurumda sürekli kendisini geliştirebileceği bir yol aramaya devam eder. Dikkatini çeken üniversitelere, şirketlere mektuplar yazarak kendisine yeni bir dünyanın kapılarını aralamaya çalışır. Bu yazışmalar neticesinde 1956 yılında Kanada Ulusal Araştırma Konseyi’nden teklif alır ve bu konseyde çalışmaya başlar. Tam bu esnada gelen bir haber onun canını sıkar. Türkiye’de askere gitme vakti gelmiştir ve onun askerlik görevini yerine getirmesi gerektiği vurgulanır. Kendisi için önemli gördüğü bu konseyde çalışma fırsatını kaçırmak istemeyen Hüseyin, Türkiye’ye dönmeyi düşünmez. Bu olay onun vatandaşlıktan çıkarılmasına sebep olur ve uzun yıllar ülkesine dönemez. 1983 yılında yeniden vatandaşlığa kabul edilen Hüseyin, böylelikle ülkesine olan hasretini de sona erdirmiş olur.
Çoban Hüseyin ve Fizikçi Einstein
Kısa zaman içerisinde Amerika’da başarıları ile tanınan Hüseyin Yılmaz, prosedür gereği diplomasını almak için beklediği o yıllarda ünlü fizikçi Albert Einstein ile tanışır ve kısa bir zaman onunla çalışma fırsatını bulur. Bu arada daha lise yıllarında onun izafiyet teorisinde bulduğu eksiklikleri ve kendi tezlerini bir dosya halinde kendisine takdim etme yerine, nezaket icabı bu dosyayı posta yoluyla Einstein’e gönderir. Fakat ünlü fizikçi 18 Nisan 1955 yılında geçirdiği bir iç kanama yüzünden bu dosyayı inceleyemeden vefat eder.
Ama Hüseyin bulduğu bu eksiklikleri ve kendi görüşlerini bilim dünyasına duyurmakta kararlıdır. Uzun çabalar sonucunda makalesini bir bilim dergisinde yayınlatmayı başarır. Einstein’in izafiyet kuramına karşı Yılmaz’ın kütle çekim kuramı bu bilim dergisinde yayınlanıp literatüre girince Akademik dünya bu haberle çalkalanır ve birçok meşhur akademik bu defa Hüseyin Yılmaz’ın çalışmalarını analiz etmeye başlar.
Prof. Dr. Hüseyin Yılmaz’ın hayali Einstein ile boy ölçüşerek meşhur olmak ve makam mevki kazanmak değildi. Onun en büyük hayali devleti ve milleti adına bir Nobel ödülü almaktı. Fakat bu hayalini başaramadan 27 Ocak 2013 tarihinde MIT ve Harvard üniversiteleriyle meşhur olmuş Massachusetts eyaletinin Cambridge kendinde 88 yaşında aramızdan ayrılır. Kendi ülkesinden, kendi ülküsünden gerektiği değeri ve yakınlığı bulamayan diğer bilim adamlarımız gibi Denizlili Prof. Dr. Hüseyin Yılmaz da ne acıdır ki ülkesine dönme arzusunda olmadı. Bu onların bir suçu mudur? yoksa millet olarak bizim büyük bir ayıbımız mıdır? Bunu ileriki yıllarda hakkında tezler, makaleler yazıp; diziler, sinemalar çekecek yeni nesillere havale ediyoruz.
Bir ‘’Siri’’ Doğuyor
Acıpayam dağlarında çobanlık yapan fakir ve kimsesiz Çoban Hüseyin kısa bir zamanda dünyanın konuştuğu ve hayran kaldığı meşhur bir bilim adamına dönüşür. İlk olarak Sylvania Electric Products adlı ünlü bir markada iş hayatına atılan Yılmaz, 1962 yılında Arthur D.Little isimli bir teknoloji şirketinde yönetici olarak çalışmaya başlar. Burada yapmış olduğu çalışmalarda dünya teknolojisinde çığır açacak bir keşfe imza atar. Bilim dünyasında yeni yeni icatların kapısını aralayacak sesli komut olarak ta bilinen ve ‘’Hey Siri’’ diye seslendiğimiz teknolojiyi burada keşfeder. Böylelikle Hüseyin Yılmaz dünyada ilk defa sesli komut verilebilen bir bilgisayarın ve bugün gelişmiş teknoloji firmalarından Iphone’nin de kullandığı SİRİ’yi keşfederek bilim dünyasında yeni bir devrin başlamasına sebep olur.
Bir süre NASA’da da çalışan Yılmaz, daha sonraları Wincherter Algı Teknolojileri firmasında çalışmaya başlar. Hüseyin Yılmaz geliştirdiği birçok çalışmasıyla ödüllere layık görülse de, en çok ses getiren teorisi Siri ve Einstein’in uzay ve zaman arasındaki ilişkiyi açıklayan izafiyet teorisinin eksik yanlarını tespit edip geliştirmesiydi.
Kendimize Yabancılaştırıldık
Böylece birkaç vatansever, hayırsever öğretmen tarafından dağda çobanlık yaparken keşfedilip, şahsi gayret ve burslarıyla eğitim camiasına kazandırılan Çoban Hüseyin, dünyada bir ülkenin haklı gururu haline geldi. Ülkesini, ülküsünü yurt dışında en güzel bir şekilde temsil eden bu dâhi, maalesef kendi halkından gerekli yakınlığı ve gerekli vefayı göremedi. Bugün sosyal medyada Prof. Dr. Hüseyin Yılmaz yazdığınızda içler acısı ve yüz kızartıcı bir sonuçla karşılaşıyoruz. Çıkan sonuçlara sağdan da baksanız, soldan da baksanız hep aynı birkaç yazı ve birkaç resimden ibaret. Elin adamı, onun buluşlarıyla dünyayı sömürürken, insanlığı kendine kul ve köle haline getirirken; millet olarak hâlâ partizan hezeyanlarla, lider yarıştırmakla, insanları ötekileştirmekle birbirimizi yemeye devam ediyoruz.
Hiç kimse de sormuyor ki, bu insanların adı neden ders kitaplarımızda yok ve neden üniversitelerde tez araştırmalarına konu yapılmıyor? Hüseyin Yılmaz gibi dünyaca ünlü bilim adamlarımız neden bu milletten gizleniyor ve ya o ekranlar karşısında gürleyip coştuğumuz Osmanlı dizileri kadar bile neden ehemmiyet verilmiyor? Ekranlarda şehvet yüklü bulutlar haline getirilip sağanak sağanak toplumun üzerine yağdırılan dizilerin yerine neden Hüseyin Yılmaz ve onun gibi bu milletin gerçek değerlerinin hayatları filim yapılmıyor; bir rol model olarak anaokullarından başlayarak bütün ders kitaplarına konu edilmiyor? Turizm alanında ülkemizi tanıtmak için itibardan tasarruf yapılmaz iken, bizi hem geçmiş hem de geleceğimizle barıştırıp dünyaya tanıtacak bu değerlerin reklamını, tanıtımı neden yapılmıyor? Yoksa bu insanların bir turizm, bir otel, bir deniz koyu, bir şehir, bir tatil köyü kadar değerleri yok mudur sizin nazarımızda? Bugün bütün dünyaya yerli ve millilik destanları yazmaya çalışanlar ve bu destanlarla meşhur olmaya zaman harcayanlar neden bu saf ve tamamen yerli ve milli olan değerlerimizi görmemezlikten geliyorlar.
Mesele böyle olunca ne devlet yetkilileri, ne üniversite hocaları, ne gençler, ne de öğrenciler dünyanın hayran kaldığı Siri’nin mucidi bir değerden habersiz bir şekilde yaşamaya devam edecek demektir. Millet olarak biz yine yabancı markalardan ‘Hey Siri’ diye Alaaddin’in cinlerini çağırmaya devam edecek; vitrinlerin, dükkanların, mağazaların, teknoloji firmalarının önünde kuyruklar halinde bekleyecek; üzerlerine kendi kültür elbiselerini giydirip, bize kendi bilim adamlarımızın icatlarını pazarlayarak servet edinenlerin kulu ve kölesi olmaya devam edeceğiz.
‘’ Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya
Yüzüstü çok süründün ayağa kalk SAKARYA!’’
Yorumlar
Kalan Karakter: