Cemal Gulas yazdı;
Pazar yazımı yazmış olsam da konu konuyu tetikleyince not düşeyim diye başladığım yazım aşağıda metne dönüştü.
Okuyamayana darılmam.
Okuyup övgüler düzene de sarılmam.
Baştan söyleyeyim.
Nüfusun en az yarısı tükettiğinin dörtte birini bile üretmiyorsa ve toprakla bağını kaybetmişse, o toplum hâlâ gelişmiş sayılmaz.
Şehirlerin büyüklüğü, gökdelenlerin yüksekliği ya da tüketim kapasitesi bir toplumun gerçek gücünü göstermez.
Gerçek güç, üretim ile yaşam arasındaki bağın ne kadar sağlam olduğuyla ilgilidir. İnsan toprağa, suya ve üretime bağlı bir canlıdır.
Bu bağ zayıfladığında toplumlar dışarıdan gelen her kırılmaya karşı savunmasız hâle gelir.
Bugün dünya iki temel başlık etrafında yeniden şekilleniyor: gıda güvenliği ve stratejik elementler.
Uzun süre boyunca küresel güç mücadelelerinin merkezinde petrol ve doğal gaz vardı.
Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak ve Orta Doğu politikaları çoğu zaman bu enerji hatları üzerinden okunurdu.
Ancak yeni yüzyılın rekabet alanı yalnızca enerji olmayacak.
Lityum, kobalt, nadir toprak elementleri ve benzeri stratejik mineraller, yüksek teknolojinin temelini oluşturuyor.
Elektrikli araçlar, batarya teknolojileri, yapay zekâ sistemleri ve gelişmiş elektronik üretimi bu elementlere bağımlı.
Bu nedenle Afrika’daki kobalt madenleri, Güney Amerika’daki lityum havzaları ve Orta Asya’daki nadir element rezervleri şimdiden yeni bir jeopolitik mücadele alanına dönüşmeye başladı.
Önümüzdeki yüzyılda insanlık farklı bir üretim düzeniyle karşı karşıya kalacak.
Yapay zekâ ve robotik otomasyon, üretim süreçlerini kökten değiştiriyor.
Çin’de bazı fabrikalar “karanlık fabrika” olarak adlandırılıyor; çünkü bu tesislerde insan bulunmadığı için ışığa bile ihtiyaç duyulmuyor.
Robotlar yirmi dört
saat boyunca kesintisiz üretim yapabiliyor. İnsan emeğinin üretimden giderek çekildiği bu model, ekonomik ve toplumsal dengeleri de değiştirme potansiyeline sahip.
Enerji alanındaki dönüşüm de benzer bir yön gösteriyor.
Güneş enerjisi teknolojilerinin ucuzlaması, mikro enerji şebekeleri, enerji depolama sistemleri ve kablosuz enerji transferi üzerine yapılan çalışmalar merkezi altyapılara bağımlılığı azaltıyor.
Teorik olarak yıllık belli bir yağış alan, yolu ve enerji hattı bulunmayan çorak bir arazide bile yağmur suyu depolama, güneş enerjisi üretimi ve küçük ölçekli üretim sistemleri ile bağımsız bir yaşam kurmak artık teknik olarak mümkün hâle geliyor.
Bu durum, modern dünyada merkezi sistemlerden bağımsız yaşam alanlarının ortaya çıkabileceğini gösteriyor.
Bugün ABD’nin giderek sertleşen küresel politikaları ya da Orta Doğu’da su kaynakları etrafında oluşan gerilimler yalnızca bugünün siyasetini açıklamaz; aynı zamanda geleceğin kaynak rekabetinin işaretlerini verir.
Nil Havzası’nda Etiyopya ile Mısır arasında yaşanan gerilim, Fırat ve Dicle havzaları üzerindeki tartışmalar ya da Ürdün Nehri çevresindeki su politikaları bu gerçeğin örnekleridir.
Su, petrol kadar stratejik bir kaynak hâline gelmeye başlamıştır.
Bütün bu gelişmelerin ortasında şu soru önem kazanıyor: Toprakla bağını tamamen koparmış toplumlar bu yeni dünyada ne kadar dayanıklı olabilir?
Gıda üretimi hâlâ insanlığın temel meselesidir. Teknoloji üretimi hızlandırabilir ancak biyolojik ihtiyaçlar ortadan kalkmaz.
Bu nedenle yeni üretim yöntemleri ortaya çıkıyor.
Topraksız tarım sistemleri, dikey tarım, kapalı devre üretim tesisleri ve mantar üretimi giderek daha fazla önem kazanıyor.
Özellikle mantar ve miselyum temelli protein üretimi, az alan ve düşük enerji kullanımıyla yüksek besin değeri sağlayabildiği için geleceğin alternatif gıda kaynaklarından biri olarak görülüyor.
İnsanlığın karşı karşıya olduğu başka bir sessiz değişim ise demografik alanda ortaya çıkıyor.
Son yıllarda yapılan araştırmalar, doğurganlık oranlarının birçok ülkede hızla düştüğünü gösteriyor.
Erkek sperm sayısında son elli yılda ciddi bir azalma tespit edildiğini ortaya koyan çalışmalar bulunuyor.
Çevresel kimyasallar, endokrin bozucu maddeler, plastik türevleri ve modern yaşamın getirdiği biyolojik baskılar bu eğilimle ilişkilendiriliyor.
Bugün bazı toplumlarda çiftlerin yaklaşık yüzde 15–20’si doğurganlık sorunları yaşıyor.
Bu eğilim devam eder ve dünya nüfusu aynı anda hızla yaşlanırsa insanlık farklı bir eşikle karşılaşacaktır.
Azalan doğum oranları ile uzayan yaşam süresi birleştiğinde üretim düzenleri, sosyal sistemler ve ekonomik dengeler yeniden kurulmak zorunda kalacaktır.
Kısacası insanlık yalnızca teknolojik bir dönüşümün değil; aynı zamanda ekolojik, demografik ve jeopolitik bir dönüşümün eşiğinde bulunuyor.
Toprak, su, gıda ve stratejik elementler yeni yüzyılın belirleyici başlıkları olacak.
Teknoloji birçok sorunu çözebilir ancak üretim ile insan arasındaki bağ tamamen koparsa toplumların dayanıklılığı azalır.
Belki de önümüzdeki yüzyılın en temel sorusu şudur: İnsanlık teknolojiyi kullanarak doğa ile yeni bir denge kurabilecek mi, yoksa üretimden kopmuş kalabalık şehirler giderek daha kırılgan bir dünyanın içinde mi yaşayacak?
Çünkü tarih boyunca ayakta kalan toplumlar, toprağı ve üretimi tamamen terk etmeyen toplumlar olmuştur.
Gelecek de muhtemelen bu kuralı bütünüyle değiştirmeyecektir.
Yorumlar
Kalan Karakter: