Kenan Güzel

Kenan Güzel

Yaşamak Bedel İster
[email protected]

ALDATILDIM

30 Kasım 2025 - 10:35

Ben de Aldatıldım

Yaklaşık 25 yıl önce millet olarak bir karar vermiş, yılların ezikliğini yeni bir parti ve yeni bir düşünceden yana kullanmıştık. O günlerde özellikle muhafazakar kesim uzun zamandır ezilmenin, ötekileştirmenin acısını çıkarıyormuş gibi büyük bir sevinç, büyük bir gurur yaşıyordu. Yaşamakta da haklıydı çünkü milli duygulara saygılı, manevi duyguların temsilcisi gördüğü bir zümreye ilk defa ülkenin yönetimini emanet ediyordu. Beklentileri çok yüksek, duyguları çok berraktı. Artık dini değerlerini istediği gibi yaşayacak; ülkemde yaşayan bütün renklerle o özlenen Anadolu mozayığını yeniden oluşturacaklardı.

Ben de Öyle Düşünüyordum
Evet, o gün toplumun geneline bu kanaat hâkimdi. Çünkü bizim kuşak, 28 Şubat başta olmak üzere bütün haksızlıkları, ötekileştirmeleri, toplumdan dışlanmaları yaşamış; İslami yaşantımıza, giyim-kuşamımıza, üniversitelerimize adeta kayyumlar atanmıştı. Çekmediğimiz eza, görmediğimiz hakaret, işitmediğimiz kırıcı ve kahredici söz kalmamıştı. Bu ezilmişliğin vermiş olduğu refleksle yeni siyasi oluşuma her şeyimizle sahip çıkmış; bu maya bu defa tutacak diye ümitlenmiştik. Çünkü onlar söylemleriyle örnek bir insan tipi, güvenilir bir siyasetçi; Hz. Ömer misali bir devlet idarecisi prototipini ortaya koyacaklarını söylüyorlardı. Zaten onlarda bizim gibi ezilmiş, dışlanmış ve ötekileştirmelerden fazlasıyla kendilerine düşen payı almış; mağdur, mazlum ve mahkumiyetleri iliklerine kadar yaşamış insanlardı. Çünkü mağduriyetin, mazlumiyetin, mahkumiyetin, ötekileştirmenin, ezilmişliğin ne demek olduğunu ve bunlardan ders çıkaracakta yine onlar olduğunu düşünüyorduk.
 
Ve çok kısa bir zaman diliminde halkın beklentileri doğrultusunda gelişen olaylar, millet olarak geleceğe ait ümitlerimizi daha da arttırdı. Bir zamanlar okul kapılarından, üniversite koridorlarından kovulan gençlerimiz özgürce yaşamaya; takkesiyle, şalvarıyla, cübbesiyle, başörtüsüyle gezmeye korkan mütedeyyin insanlar hayatın tadını çıkarmaya; kendi inancını, hayat tarzını korkusuzca sergilemeye başlamışlardı. Arkasından başı örtülü kaymakamlar, valiler, askerler, polisler ve rektörler de boy göstermeye başlayınca,  inşallah bu defa  İslam’ın son karakolu olan bu topraklarda insan onuruna yakışır Laz’ı Kürd’ü Çerkez’i; Alevi’si Sünni’si; solcusu, sağcısı, inanan ve inanmayanıyla  bir arada mutlu bir hayat yaşayacağımız ümidine kapıldık.

Öyle Zannetmiştik
Doğrusunu söylemek gerekirse uzun zaman bu umutlarla hayal dünyamızı süslemeye devam ettik. Paranın, makamın, hükmetmenin güç ve kuvvetin bunların elinde bu denli öldürücü bir zehir olacağına hiç ihtimal vermemiştik. Sütün bozulduğunda yararlı başka bir gıda haline dönüştüğünü görmüştük fakat, tere yağının bozulup bünyeyi kıvrandıracak bir zehir haline geleceğine hiç şahit olmamıştık. Duygu ve düşüncede bu kadar savrulacağımızı; maddi olarak yükselmenin yanında manevi olarak yerlerde sürüneceğimizi; yozlaşmanın, yobazlaşmanın dindar kesimde bu kadar moda haline geleceğini zannetmemiştik.
 
 Uzun yıllar besmele çekmenin, işe besmele ile başlamanın ve örtüsünden dolayı gerici, yobaz diyerek alay edilmenin boğucu atmosferini üzerimizden atacağımızı zannetmiştik.  Bu açılan yeni dönemle birlikte dinimizi ve onun getirdiği ilahi duyguları rahatça yaşayabilecek, hayatımıza hayat katabileceğimizi zannettik. İlk defa başımıza dindar olduğunu söyleyen bir yönetici kadrosunu görünce, dizilerde bizlere lanse edilmeye çalışılan Osmanlı adaleti gibi, hukukun üstünlüğünü ve bütün bir toplumu kucaklayan bir devrin başladığı zannına kapılmıştık. Anadolu mozayığını oluşturan dilleri, dinleri, mezhepleri, meşrepleri farklı; partisi, cemaati, cemiyeti farklı; giyimi, kuşamı yaşantısı farklı insanların bir ve beraberlik içinde huzurlu bir yaşam süreceğimizi zannettik. Çünkü bunlar hep Ömerlerden, Ebu Bekirlerden, Osmanlardan Alilerden bahsederek hizmetçi olmaya geldiklerini söylüyorlardı.  
 
Ben, daha önce içini kin ve nefretin bürüdüğü, ötekileştirmenin, ayrıştırmanın, kutuplaştırmanın pirim yaptığı ve toplumu birbirine düşman haline getirip kavga ettirildiği bir zihniyetten kurtulacağımızı zannettim. Ben öyle zannettim ki, paranın, makamın, servetin ve siyasetin değiştiremeyeceği yeni yeni Ömerlere, Ebu Bekirlere; Alilere ve Osmanlara kavuştuk. Ben ülkemde hiç kimsenin yaşamına, giyimine, malına, mülküne, işine aşına karışılmayacak ve onlara kendileri gibi olma, kendileri gibi yaşama hak ve hukukunun verileceğini zannettim. Söyledikleriyle amel edecek, milleti aldatmayacak, onların hizmetçiliğine talip olup, onlara hezimeti yaşatmayacak; hizmette Ebu Bekir misali dirayetli; Ömer gibi adaletli, Osman gibi merhametli ve Ali gibi İslami kılı kırk yararcasına yaşayacaklarını zannettim.
 
 Ebu Zerler gibi odaların önüne sütreler koyup halka tepeden bakanlara şamarını indirecek; Hz. Ebu Bekir gibi devletten aldığı maaştan arda kalanını milletin malıdır diyerek hazineye devredecek; ülkenin her hangi bir yerinde bir kuzuyu kurt kapsa onun hesabı Ömer’den sorulur anlayışıyla, yönetimine tabi olduğu insanların  sıkıntılarını, dertlerini, kederlerini kendi yüreğinde hissedeceklerini zannettim.

Ve Bu Zanla da Kaybettim
Ben bu zanla da bütün bütün ziyan ettim ve yüreğimde onlara ait beslediğim duyguları da bu zanla israf ettim. Başta siyasilere ve siyasete karşı bir bireyin yüreğinde olacak ne varsa onlarla beraber güven duygularımı da kaybettim. Ve bununla da duruşlar mükemmel, kalpler bomboş; merhamet sarhoş ve hukuk kocaman bir kaos oldu. Yılların verdiği ezilmişliğin refleksiyle siyasi bu yapının eteklerine yapışan bizler gök gürültüsünü rahmet, çakan şimşekleri geleceğe ait bir ışık; başımıza yağan misket büyüklüğündeki dolu tanelerini rahmetin bir emaresi, merhametin bir tecellisi zannettim. Belli bir zamana kadar iyi niyetimizin telkiniyle baştaki mübarekler! Rabb’in gazabını çekmez, rahmete vesile olup, belki bir gün hatalarını anlarlar diye; ‘’bunda da bir hayır vardır’’ diyerek bu olanları hep hayra yorduk ve Hz. Yakup gibi Yusuf’un gömleğini her gelen yeni döneme sorup durduk.  
 
Halkın kapıldığı bu efsunlu atmosfer, yıllarca sürdü.  Herkes gökten zembille rahmet ve merhamet ineceğini beklerken; fakirlere makarna ve şekerin; soğuktan donanlara kömür ve odunun Rabbin bir lütfu olduğunu  biz bu mübareklerden öğrendik. Bu ninnilerle uyumayı ve uyandığımızda yepyeni bir dünyaya gözlerimizi açmayı bir Bremen müzikacısından öğrendik. Sadece bunlarla yetinseler dediğimiz bir anda; açlığa şükretmeyi;  yokluğa hamt etmeyi; sabır sabır diyerek bir deri ve bir kemiğe bürünmenin seyri sülüğün son mertebesi olduğunu biz bunlardan öğrendik. Biz açlığa, sefalete, yokluğa, susuzluğa ‘Ya HU’ çekerken, kurulan sofraları, yapılan müsrifçe harcamaları,  delice israfları ve yaşanılan şatafatlı hayatları " itibardan tasarruf olmaz" diyerek virdimize ekledik.

Zulüm bizdense ben bizden değilim
Bütün suçu geçmişteki baskılara, ötekileştirmelere atan mütedeyyin halk, meğerse geçmişte boşalan yerlerin kalıplarına kendilerini dökerek, inandıklarına değil, yaşadıklarına din diye sarıldılar. Böylelikle zor zamanlarda bile, İslam’ın desenlerine olan saygı ve hürmeti, güven ve emniyeti müsrifçe harcadılar. Giyim- kuşamı; makam-mevki; ev-arabayı; lüks ve şatafatı kendi Kâbe’leri sayılan kalplerine put diye yerleştirdiler. Geçmişte utanarak, sıkılarak, çekinerek gizli bir köşede işledikleri cürümleri bugün mertçe, gururla ve geçmişte yaşadıklarına karşı büyük bir hınçla teşhir etmeyi zafer saydılar. Cüsseli arabalarda, lüks otomobillerde kendi halkına tepeden bakan sakallı Beyefendiler! başörtülü Hanımefendiler!  kendilerine ait manevi kaleleri bir bir yerlere serdiler. Kendileriyle birlikte dine, dindara, sakallıya, başörtülüye karşı saygı ve güveni de ayaklar altına aldılar.

Yeter Artık
İstediğimiz dünyayı inşa etmek ve bedelini yiğitçe toplum olarak ödeme yerine, tarihin çöplüğünde filiz veren çürümüş bir sistemin taşeronluğunu üstlenerek onu bu topluma, bu millete dayatmak büyük bir ihanetti. Ölmüş yok olmuş ve ayaklar altında kalıp çiğnenerek tarihin çöplüğüne atılmış bir sistemi kendi bedenimize aşılayarak; dilediğini öldürme, dilediğine hayat verme ve dilediğini başlara taç etme kudretini onun eline verdiniz.
 
Muaviye herkesin bildiği gibi sadece bir devlet inşa etmedi ve babadan oğula geçen bir sitem kurmadı. Aynı zamanda dini bütün rükünleriyle siyasi iktidarının tekeline taşıyarak İslami siyasallaştırdı. Bununla da kalmadı ve kendisinden sonra gelenlere; ‘’ İktidar çıkarlarına aykırı dini bir esas olamaz’’ şiarını ortaya koyarak, dini kendi tekeline almayı siyaset kurumuna hediye etti. Bugün ülkemizde ‘’ siyaset dini bir renge bulanmadı; din iktidar siyasetinin hegemonyası altında dünyevi bir kisveye büründü.’’ Sandıkları bir sırat, reyleri bir sürat, her türlü hileyi bir savaş teranesi sayarak, zaferler kazanmaya çalışanlar, gerçek zaferin gönülleri kazanmak olduğunu unuttular. Çünkü ‘’insan seviyorsa iki şeyi yapmaz. Aldatmaz ve ağlatmaz’’. Demek ki, aldatan ve ağlatanlar bizden değildir. Eğer onlar bizdense, BEN BİZDEN DEĞİLİM vesselam.