1970’li yıllar… Türkiye’nin dört bir yanında genç dimağlara ışık olma sevdasıyla yola çıkan isimsiz kahramanların dönemi. Bu kahramanlardan biri de, yüreğinde vatan sevgisiyle Şırnak’ın Silopi ilçesinde göreve başlar. O sadece bir öğretmen değil; bayrağın dalgalandığı her yeri vatan bilen, cehalete karşı açılan savaşın en ön safındaki neferdir.
Onun için öğretmenlik sadece ders anlatmak değildi; her sabah o ay yıldızlı bayrağı göndere çekerken hissettiği o kutsal titreşimdi. Ancak karanlık eller bu parıltıdan rahatsız olmuştu. Bir gün, o buz gibi tehdit ulaştı eline: "Sakın o bayrağı asma! Asarsan canından olursun."
Korku insan içindir; ama bazıları vardır ki, korkuyu vatan sevgisiyle terbiye ederler. Bizim öğretmenimiz, yani o günlerin genç idealisti öğretmenimiz "Canım tatlıdır" deyip köşesine çekilmedi. Ertesi gün şafak vakti, emanetine sahip çıkmak için o bayrak direğinin dibindeydi. Tam yüzünü gökyüzüne, al bayrağına döndüğü an, ensesinde büyük bir sıcaklık hissetti. Dünya karardı, dizlerinin bağı çözüldü. Yere düştüğünde işittiği son söz, bir ihanetin çığlığıydı: "Burada Türk bayrağı dalgalanmayacak!"
Gözlerini bir hastane odasında açtı. Kafatasında bir mermi çekirdeği vardı. Doktorlar "Dokunamayız," dediler, "Çıkarırsak hayati risk olur." O mermi, öğretmenimizin bedeninin bir parçası oldu artık. Bir metal parçası değil, bir sadakat nişanesi gibi ömrü boyunca bir sızı olarak onunla yaşayacaktı.
Peki, o ne yaptı? Vaz mı geçti? Hayır! O metal parçasının verdiği dinmek bilmeyen baş ağrılarıyla, yüzünü buruşturarak ama asla şikayet etmeyerek ömrünün sonuna kadar üretmeye devam etti. Okumayı söktürdüğü her çocukla, eğitim dünyasına kazandırdığı her eserle aslında o kurşunu sıkan karanlığa en büyük cevabı verdi.
Yıllar geçti, saçlarına aklar düştü. Çevresindekiler, yüzündeki derin ve vaktinden önce gelen çizgilere bakıp sordular: "Hocam, neden bu kadar yorgun görünüyor yüzün, neden bu kadar çok kırışıklığın var?" Hafif bir tebessümle, "Yaş aldık evladım, ondandır," dedi. Oysa o her kırışıklık, kafasındaki o merminin, o dinmeyen ağrının ve vatan nöbetinin sessiz çığlığıydı. O, acısını kimseye yük etmedi; fedakarlığını bir imtiyaz gibi sunmadı.
Biz Türkler böyle bir milletiz işte. Çanakkale’de geçit vermeyen, Kurtuluş Savaşı’nda yokluk içinde destan yazan o ruh; Silopi’de bir bayrak uğruna kafasında kurşunla yaşayan o öğretmen de, vücut bulmuştu. Bizim için "Önce Vatan" bir slogan değil, bir yaşam biçimidir.
Şimdi etrafınıza bir bakın. Yaşına göre yüzü çok kırışmış, gözlerinde yorgun ama vakur bir ışık olan insanlar göreceksiniz. Onlar, payına kurşun düşse de bayrağı yere düşürmeyenlerdir.
Selam olsun bu vatanın isimsiz ve sessiz kahramanlarına... Selam olsun hatırasını ve davasını her daim yaşatacağımız Dr. Nedim Kulaksız gibi yüreği bayrakla çarpanlara!
Yorumlar
Kalan Karakter: