Elips Haber'de yer alan habere göre, Ancak bu tür süreçlerin yalnızca siyasi aktörler arasında yürütülen bir müzakere başlığı olarak kalması, toplumun geniş kesimlerinin sürece yabancılaşmasına neden olabilir. Oysa barış süreçlerinin kalıcı olabilmesi için yalnızca siyasal mekanizmaların değil, toplumsal psikolojinin de bu sürece hazırlanması gerekir.
İmralı ziyaretleri, Meclis komisyonu, raporlar falan... Teknik kısım işliyor gibi duruyor. Adım adım gidiyor sanki. Ama durun bir dakika. Linç kültürü ve ırkçı dalga da hiç bitmeyen bir hızla devam ediyor.
Bu nedenle barışın yalnızca bir güvenlik veya diplomasi başlığı değil, aynı zamanda bir toplumsal dönüşüm meselesi olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir. Çünkü toplumun ruh hali değişmeden yapılan hiçbir teknik düzenleme kalıcı bir barış üretemez.
Toplumsallaşmayan her süreç enfekte olmaya hazırdır. Bu benim net tespitim. Nedir toplumsallaşmak? Sürecin sadece kapalı kapılar ardında, elitler arasında, siyasetçilerle, heyetlerle, komisyonlarla yürümesi değil. Toplumun her kesimine inmesi, sokaktaki adamın "evet bu bizim meselemiz, biz de varız" demesi. Türküyle Kürdüyle, muhafazakârıyla solcusuyla, milliyetçisiyle demokratıyla ortak bir zeminde buluşması.
Toplumların uzun süreli çatışma dönemlerinden sonra yeniden ortak bir dil kurabilmesi kolay değildir. Bu nedenle kamusal tartışma alanlarının genişletilmesi, akademinin, sivil toplumun ve medyanın sürece yapıcı katkı sunması hayati önem taşır.
Türkiye'de bu yok. Hâlâ yok. Hele ki son 10 yıldır ne yapıldı? PKK üzerinden Kürtleri şeytanlaştırma makinesi çalıştırıldı durdu. Her haber, her olay, her patlama... "Kürt terörü" diye yutturuldu. Kürt kelimesi geçer geçmez otomatik terör kokusu alındı. Sokaktaki ortalama Türk'ün kafasında "Kürt sorunu" diye bir şey kalmadı; kaldıysa da "Kürt = tehdit, PKK = Kürt" eşitliği yerleşti. Kürt tarafında da "devlet bizi yine kandıracak" güvensizliği tavan yaptı. Bu kutuplaşma zirvede. Dorukta.
Oysa demokratik toplumlarda etnik kimlikler bir tehdit unsuru olarak değil, kültürel zenginlik olarak görülür. Bu anlayışın güçlenmesi, hem devletin dilinde hem de medyanın söyleminde daha kapsayıcı bir yaklaşımın yerleşmesini gerektirir.
Böyle bir zeminde, süreç sadece teknik adımlarla ilerlerse ne olur? En ufak bir rüzgârda devrilir. Enfeksiyon kapısı ardına kadar açık. Neden mi?
Çünkü toplumsal güven olmadan hiçbir siyasi süreç uzun süre ayakta kalamaz. Güven duygusu ise yalnızca resmi açıklamalarla değil, günlük hayatta hissedilen adalet ve eşitlik duygusuyla inşa edilir.
Toplum anlamazsa şüphe başlar. "Ne oluyor?" diye sorarlar. Sosyal medya dolar taşar: "Kürtler kazanıyor, Türkler kaybediyor", "devlet teslim oluyor", "taviz üstüne taviz"...
Bu tür söylemler çoğu zaman bilgi eksikliğinden beslenir. Şeffaf iletişim ve açık tartışma ortamı sağlanmadığında, boşluğu dedikodular ve manipülasyonlar doldurur.
2015'te hendekler, linç girişimleri… Hatırlayın. Aynı psikolojiyi yeniden pompalarlar.
Geçmişte yaşanan acı deneyimler toplumun hafızasında derin izler bırakır. Bu nedenle geçmişle yüzleşme ve ortak bir gelecek tahayyülü kurma çabaları barış süreçlerinin ayrılmaz bir parçasıdır.
Muhalefet malzeme yapar, "ihanet" diye bağırır.
İktidar bile içindeki sert kanadı susturmak için arada "aman ha" diye açıklama yapmak zorunda kalır.
Medya hâlâ "terörle mücadele" modunda, barışı "zayıflık" diye satar.
Oysa barış, zayıflığın değil siyasal olgunluğun göstergesidir. Devletlerin en güçlü olduğu anlar, çatışmayı yönetebildikleri değil, çatışmayı sona erdirebildikleri anlardır.
Bir provokasyon, bir sınır olayı, süreç çöker.
Bu yüzden sürecin yalnızca güvenlik perspektifiyle değil, aynı zamanda demokratikleşme ve haklar perspektifiyle de ele alınması gerekir. Çünkü kalıcı barış ancak özgürlük ve adalet duygusuyla birlikte inşa edilebilir.
Üstüne bir de İran savaşı eklenince... Şu an İran–ABD/İsrail hattı yanıyor. Rejim sallanıyor, rejim değişikliği senaryoları konuşuluyor.
Bölgesel gelişmeler Türkiye'nin iç dinamiklerinden bağımsız değildir. Orta Doğu'daki her dalgalanma, Türkiye'nin güvenlik ve siyaset denklemine doğrudan yansımaktadır.
Türkiye'nin sınırı, yanı başı ateş. Göç dalgası gelebilir, "Kürt koridoru" korkusu yeniden hortlar. Böyle bir ortamda "ince bir çizgi" üzerinde yürümek demek, ipte cambazlık yapmak demek. Bir yanda İran kaosu, öbür yanda içerideki nefret dalgası. En küçük yanlış adım, en ufak iletişim kopukluğu, süreç enfekte olur. Hem de ağır şekilde.
Tam da bu nedenle devlet aklının soğukkanlılığı, toplumun sağduyusu ve siyasetin sorumluluk bilinci her zamankinden daha fazla önem kazanmaktadır.
Bakın, fırsat büyük. Tarihî bir fırsat. Kutuplaşmayı bitirmek, kardeşliği yeniden kurmak, demokratikleşmeyi derinleştirmek.
Eğer bu fırsat doğru yönetilirse, Türkiye yalnızca bir çatışma dönemini kapatmakla kalmaz; aynı zamanda demokratik standartlarını yükselten yeni bir toplumsal sözleşmenin kapısını da aralayabilir.
Ama bu fırsat toplumsallaşmadan korunmaz. Toplumun geneline mal edilmezse;
Farklı kesimlerin tabanları ikna olmazsa,
Medyada "barışın getirisi" anlatılmazsa,
Kürtlerin dil, kültür, yerel yönetim talepleri demokratik çerçevede görünür kılınmazsa,
Türk toplumundaki o derin "Kürt korkusu" yumuşatılmazsa, o zaman en ufak kıvılcım yeter. Barış teknik bir anlaşma değil. Toplumun ortak iradesidir. O irade inşa edilmezse, en sağlam bina bile bir fırtınada yıkılır. Şu anda gerçekten ince bir çizgi üzerinde yürüyoruz. Toplumsallaşmayan her süreç enfekte olmaya hazırdır. Hele ki Türkiye gibi kutuplaştırmanın dorukta olduğu ve son 10 yıldır PKK üzerinden Kürtlerin şeytanlaştırıldığı bir ülkede... Üstüne İran savaşı eklenince, bu daha da ince bir çizgi üzerinde yürünüyor demektir. Dikkat edelim. Bu fırsat kaçarsa, bedeli çok ağır olur. Hem de hepimize.
(Elips Haber)
Yorumlar
Kalan Karakter: