İlhami Işık
Bir ülkenin kaderi çoğu zaman ekonomisiyle ya da askeri gücüyle değil, hukukunun niteliğiyle belirlenir. Çünkü hukuk yalnızca mahkeme salonlarında uygulanan bir metinler bütünü değil; toplumun birlikte yaşama iradesinin temelidir. Hukukun zayıfladığı yerde güven zayıflar, güvenin zayıfladığı yerde ise devlet ile toplum arasındaki bağ kopmaya başlar.
Elips Haber'de yer alan habere göre, Hukukunu çiğneyen hukuk ülkeye adalet getirebilir mi?
Güç karşısında eğilip bükülen bir hukuk özgürlük sağlayabilir mi?
Hukuku bir intikam aracına dönüştüren bir ülkeye huzur gelir mi?
Özellikle de 2015 yılından bu yana hukukun içler acısı bir duruma düşürülmesi, iktidar için bir kazanım olarak görülebilir.
Ama bu ülke için telafisi zor bir kayıp olduğu açık değil mi?
Hukuk devleti fikri, modern toplumların en önemli kazanımlarından biridir. Bu ilke, iktidarın da hukukla sınırlı olduğunu kabul eder. Devlet gücünün sınırlandırılması, vatandaşın özgürlüğünün teminat altına alınması anlamına gelir. Eğer bu sınırlar ortadan kalkarsa, hukuk devleti yerini güç devletine bırakır.
Hayır, hukukunu çiğneyen bir sistem ülkeye gerçek adalet getiremez.
Adalet, ancak kuralların herkes için eşit, öngörülebilir ve tarafsız bir şekilde uygulanmasıyla mümkün olur. Eğer hukuk kendisi “gerektiğinde” esnetiliyor, iktidarın ihtiyaçlarına göre yeniden yorumlanıyor ya da doğrudan çiğneniyorsa, o artık hukuk olmaktan çıkar; yalnızca güçlü olanın elindeki bir araca dönüşür. Bu durumda ortaya çıkan şey adalet değil, sadece kazananın istediği sonuçtur.
Mağdur olan taraf ise “adalet” adı altında ezilmiş hisseder ve bu duygu nesilden nesile aktarılır.
Adalet duygusu yalnızca bireyleri değil, toplumun bütün dokusunu etkiler. İnsanlar haklarının korunacağına inanıyorsa devlete güven duyar, kurallara uyar ve ortak yaşamın sürdürülebilir olduğuna inanır. Fakat bu duygu zedelendiğinde toplumun her katmanında derin bir kırılma başlar.
Hayır, güç karşısında eğilip bükülen bir hukuk özgürlük de sağlayamaz.
Özgürlük, bireyin devlet gücüne karşı korunması demektir. Hukuk bağımsız ve tarafsız değilse, vatandaşın en temel hakları – ifade özgürlüğü, mülkiyet hakkı, adil yargılanma hakkı – iktidarın keyfine, gündelik siyasi hesaplara ya da kişisel hırslara terk edilir. Tarih boyunca defalarca gördük: Hukuk, iktidarın uzantısı hâline geldiğinde özgürlük alanları daralır, toplumda korku ve belirsizlik hâkim olur. İnsanlar ne söyleyeceğini, ne yazacağını, kime güveneceğini bilemez hâle gelir.
Korku iklimi yalnızca bireysel hayatı değil, toplumsal yaratıcılığı da öldürür. Bilim, sanat, düşünce ve özgür tartışma ortamı, ancak hukuki güvence altında gelişebilir. Hukukun zayıf olduğu bir yerde yaratıcı düşünce de körelir.
Bu ortamda gerçek özgürlük değil, ancak “izin verilen” kadar özgürlük yaşanır.
Hayır, hukuku bir intikam aracına dönüştüren bir ülkede huzur da gelmez. İntikam duygusuyla hareket eden yargı, karşı tarafı ezmek, susturmak, sindirmek için kullanıldığında güven tamamen yok olur.
Yargının tarafsızlığı bir toplumun en hassas dengesidir. Eğer insanlar mahkemelerin adalet dağıttığına değil, siyasi hesapların bir parçası olduğuna inanırsa, hukuk sistemi meşruiyetini kaybeder. Bu durum devletin temel sütunlarından birinin sarsılması anlamına gelir.
Toplum ikiye, üçe bölünür: Bir taraf “intikam” bekler, diğer taraf “bir gün sıra bize de gelir” korkusuyla yaşar. Sonuç kalıcı kutuplaşma, ekonomik güvensizlik ve toplumsal barışın erozyonu olur. İnsanlar birbirine güvenmez, komşusuna inanmaz, devlete sırtını dönemez.
Toplumsal barışın en güçlü harcı adalet duygusudur. Adaletin olmadığı yerde hukuk metinleri ne kadar güçlü görünürse görünsün, gerçek bir huzur ortamı kurulamaz. Çünkü insanlar kalplerinde adalet duygusunun yerini korkunun aldığını hisseder.
Huzur, ancak adalet duygusunun yaygın olduğu toplumlarda yeşerir; intikam döngüsü ise sadece kin ve nefret üretir. Özellikle 2015 yılından bu yana hukukun içler acısı bir duruma düşürülmesi, iktidar açısından kısa vadede bir “kazanım” olarak görülebilir.
2016 darbe girişimi sonrası yaşanan büyük tasfiyeler, Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) yapısal değişimi, binlerce hâkim ve savcının görevden alınması, anayasa değişiklikleri… Bunlar, muhalefeti zayıflatmak, karar alma süreçlerini hızlandırmak, güvenlik kaygılarını gerekçe göstererek kontrolü artırmak için etkili araçlar oldu.
Ancak devlet yönetiminde kısa vadeli güç kazanımları çoğu zaman uzun vadeli kurumsal kayıplar yaratır. Kurumların zayıflatılması, başlangıçta güçlü bir yönetim görüntüsü verse de zamanla devletin kapasitesini aşındırır.
Birçok otoriter yönetimde aynı model tekrarlandı: “Aciliyet” ve “tehdit” bahanesiyle kurumlar ele geçirildi, yargı “dost-düşman” ayrımına göre şekillendirildi.
Tarih bize gösteriyor ki, hukukun siyasallaştığı toplumlarda ekonomik kalkınma da sürdürülebilir olmuyor. Sermaye güven arar; hukuki güvence olmayan bir yerde yatırım da kalıcı olmaz.
İktidar sahipleri için bu, güç konsolidasyonu anlamına geldi; kısa vadede “kazandık” dedirtti. Ama ülke için bu, telafisi gerçekten zor bir kayıptır.
Bakın son yıllara: World Justice Project’in (WJP) Hukukun Üstünlüğü Endeksi’ne göre Türkiye, 2015’te 80. sıradayken 2025’te 143 ülke arasında 118. sıraya geriledi – son on yılda tam 38 sıra kayıp. Bölgesel olarak Doğu Avrupa ve Orta Asya’da 15 ülke arasında 14. veya sonuncu sıralarda yer alıyor.
Uluslararası endeksler tek başına bir ülkenin kaderini belirlemez; ancak bir eğilimi gösterir. Bu göstergeler, hukuk sistemine yönelik güvenin hem içeride hem dışarıda zayıfladığını açık biçimde ortaya koyuyor.
Temel Haklar kategorisinde 134., Hükümetin Yetkilerinin Sınırlandırılması’nda 136. sıradayız. Bu rakamlar soyut değil; yabancı yatırımcı “bugün lehime karar verir, yarın aleyhime döner” korkusuyla uzak duruyor. İçeride gençler, iş insanları, aydınlar “sistemde adil şansım yok” diye ya sessizleşiyor ya da ülkeyi terk ediyor. Beyin göçü hızlanıyor, ekonomi güven kaybediyor, toplumsal güven eriyor.
Bir ülkenin yetişmiş insan gücünü kaybetmesi, uzun vadede en ağır bedellerden biridir. Çünkü bilgi ve birikim, bir toplumun en değerli sermayesidir.
En önemlisi şu: Bir kez erozyona uğrayan kurumları yeniden inşa etmek on yıllar alır. Güven, kanun yazmakla değil, yıllarca tutarlı, tarafsız ve eşit uygulama ile gelir.
Yargıya güven endeksleri yıllardır düşüyor; Avrupa Konseyi raporları, İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) gibi uluslararası kurumlar aynı tabloyu çiziyor.
Yargı bağımsızlığı zayıfladı, siyasi müdahaleler arttı, hukukun üstünlüğü alarm veriyor.
Bütün bu tabloya rağmen umudu tamamen yitirmek de doğru değildir. Tarih aynı zamanda hukukun yeniden inşa edildiği örneklerle doludur. Önemli olan, toplumsal iradenin ve siyasal cesaretin bu yönde ortaya konulmasıdır.
Kısacası, “iktidar kazandı, ülke kaybetti” teşhisi büyük ölçüde doğrudur.
Hukuk devleti ya herkes için geçerlidir ya da hiç kimse için geçerli değildir. Kısa vadeli güç hırsı, uzun vadede devletin kendisini de zayıflatır.
Bu, ne sağcı ne solcu, ne Türk ne başka millet; evrensel bir prensiptir. Tarih bunu defalarca kanıtladı: Hukuku araç hâline getirenler, eninde sonunda o hukukun kurbanı oldular.
Sorun şu ki, bu kaybı telafi etmek için gereken irade, cesaret ve zaman çok pahalıya mal oluyor. Toplumun her kesiminin “adalet” diye bağırması yetmez; asıl mesele, o adaleti yeniden kuracak mekanizmaları, bağımsızlığı ve tarafsızlığı yeniden tesis etmektir.
Ve adalet, ancak hukuk devletiyle mümkündür.
Çünkü biliyoruz ki, adaletsiz huzur olmaz; hukuksuz barış kalıcı olmaz.
Yorumlar
Kalan Karakter: