Sabah Namazı

Zeynep Odabaşı zeynepodabasi48@gmail.com

Baskı ve ilgi…
Biri ezerek, biri severek kurar bağları. Baskı, bir şey üzerine güç kullanmaktır; zorla olur, karşıya zarar verir. Baskıyla yapılan iş eksik kalır, nakıs olur.
İlgi ise yakınlık, alaka, meraktır; bağ kurar, geliştirir. Bir tohumu büyütmek için güneşe, suya, verimli bir toprağa ihtiyaç vardır; bir çocuğun büyümesi için de ailesinden gelecek ilgiye ihtiyacı vardır. Baskıyla ezilen çiçek açmaz; hırpalamak sadece ruhu zedelemek ve incitmektir. Yazıktır. Kendin kıl namazını, ne fark eder? Kalp kırmak Kâbe’yi yıkmaktan beterken, bir kalbin ölümüne neden olmak, bilmem Kâbe’yi kaç kere yıkmaya bedeldir?
Bir evlâdın maneviyata kapalı olmasının sebebi ailesi olmamalıdır; camiye gitmemesinin sebebi de ailesi olmamalı. Çocuğu dine zorlamak kadar, “Dinden korkmasın.” diye hiç anmamak da bir o kadar yanlıştır. Sonra o çocuk büyür; dini öğrenmeden, özgürlük duygusuyla özgürce yetiştiğini zanneder. Neye, nereye, nasıl yetişir bilemiyorum tabii. Ama özgürlük, dini değerlerden uzaklaşmaya dönmemelidir; çünkü özgürlük sadece bedenin değil, ruhun da yaşamasını sağlamalıdır. Bizler bunu unutmaktayız. İncinen ruhlarımız için kapı kapı dolaşıp şifa ararken aslında öze dönmek en etkili ilaçtır. Çünkü ruh aslında haykırır neye ihtiyacı olduğunu. Biz ise dünyanın pisliğinden o kadar etkilenmişiz ki kulaklarımız tıkanmış; bir temizliğe ihtiyacımız olduğunu bile fark edemezken ruhun neye ihtiyacı olduğunu nasıl fark edebiliriz ki?
Baskı altında büyümek veya ilgiyle büyümek ne demek; çocukluğumda ailemle yaşadığım manevi haz ve kıldığım sabah namazları gösterdi bana. Daha ilkokul çağında babam bizi uyandırır, sabah namazını cemaatle kıldırırdı. Namaz sonrası tesbihat yapar, sûre ezberletirdi. Annem mutfakta kahvaltı hazırlarken biz babamla Kur’an okurduk. Sonra sofrada hep birlikte konuşur, gülerdik. Babam, ben ve ortanca erkek kardeşimin Kur’an’ı nasıl güzel okuduğumuzu anneme överdi; annem de babamın bu övgülerine eşlik ederdi. İki küçük kardeş, menemen eşliğinde anne ve babasının sevgi dolu sözlerini dinlerdi. Hayat, ben küçükken çok güzeldi.
Aylık olarak babam ezberlerimizi kontrol eder, ödüller verirdi. Ezberlememiz için baskı kurmazdı; bizim dikkatimizi nasıl çekeceğini iyi bilirdi, onun için küçük ama bizim için çok değerli olan oyuncak ya da kantin çekleri gibi ödüller verirdi. Hem öğretir hem de sevdirirdi. Namaz sonrası ise mutlaka tesbihat yapar, “Ya Cemil ya Allah” der devam ederdik, sonrası babam bize güreş hareketleri gösterirdi; çünkü üç kardeş de spora karşı ilgiliydik. Mesela köprüye nasıl düşülür, onu babamdan öğrendim. Bir de bazı zamanlar babamın yapıp da bizim yapamadığımız hareketler olurdu. Yapamamak bizi hırslandırırdı. Bir süre evimizin orta koridorunda babamla hareket çalışırdık. Yani her tesbihat sonrası antrenman saatiydi bizim için. Bazen kendimiz çalışırdık ki tesbihattan sonra babama gösterebilelim diye. Ama mutlaka tesbihattan sonra.
Bu sebepten, kaç yaşıma geldim, hâlâ aklımda o ezberlediğim sûreler ve babamın öğrettiği hareketler… Yani hem maddi hem de manevi olarak doyuruyordu bizi evde yaptığımız ibadetler. Ebeveyn olarak yerinizin ne kadar kıymetli ve önemli olduğunu ve nelere sebep olabileceğinizi, bir babanın evlâdını tanımasının ne kadar zaruri bir şey olduğunu altını çize çize anlatmak istedim; kendi hayatımdan olan bu tatlı kesitlerle.
O günlerin tadı hâlâ damağımda; çünkü maneviyat ve namaz bana aile sıcaklığıyla beraber öğretildi. Ayrıca bahsetmek isterim: En küçük kardeşim daha 3-4 yaşlarındayken bilirdi namaz nedir, nasıl başlar ve ne zaman biter çünkü evimizde namazlar mutlaka cemaatle kılınırdı. Babamın sırtına çıkar, oynardı. Bilirdi; çünkü babam cevap veremezdi ama ne zamanki son oturuşa geçeriz, uzaklaşırdı. Yaptığı yaramazlığın fazlasıyla farkında olurdu. Namazda böyle yapılmaz aslında, bilirdi ama çocuk işte. Yine de hoşumuza giderdi yaptıkları. O yaşına rağmen gerek babamın ilgisi gerek bizden duyduklarıyla birkaç sûre bilirdi. Yani neden yapıldığını bilmediği bu ibadet, onu babama yaklaştırır ve taklidi de olsa ona ibadetleri öğretirdi. Aralarındaki bağ işte o zamanlardan güçlü ve sağlam atılmıştı.
Babam “Büyüyünce namazını kılar.” deseydi, belki bugün bu yazıyı yazamazdım. Çünkü çocuk dini en güzel aile içinde öğrenir. Dışarıdan öğrenmek aynı etkiyi vermez; taşıma suyla değirmen dönmez. Mesela ben sekiz yaşında kapandım, babama bir sabah “Ben kapanmak istiyorum.” dedim, o da saygı duyarak bu fikrimi severek desteklemişti. Erken gibi görünse de bu karar hiç de erken alınmış bir karar değildi. Hayatımın şekillenmesini aslında ben bu karara bağlıyorum. Bana zararı olmadı. İlk yıllarda “Keşke daha sonra kapanmaya başlasaydım.” dedim; ama lise sona geldiğimde şunu fark ettim: Erken ne demek, geç kalmak ne demek? Ya hiç kapanmayı düşünecek ruh hâline bürünemeseydim? Ya manevi değerlerle arama bir köprü kuramasaydım? Nehir alıp götürmez miydi beni benden uzaklara? Ya ailem bana karşı ilgisiz davransaydı?
Sorarım: Bu riske atabileceğimiz bir şey mi? Niyetim kimseye “Kızınızı küçük yaşta kapatın, kesin iyi gelir.” demek değil. Ama “erken” ya da “çok geç” gibi söylemlerle çocuklarınızın hayatındaki hata olmayın. Sevdirin, nefret ettirmeyin.
Umarım kendi hayatımdan verdiğim bu örneklerle manevi değerler ve aile kavramı birleşince ne kadar harikulade bir ortam oluşabileceğini arz edebilmişimdir. Bugün görüyorum ki ilgisizlik, baskı kadar tehlikeli, belki daha da tehlikeli bir durum hâline gelmiştir, unutmaktayız ki soğuğunda yakıcı bir özelliği vardır. Telefonuna kapanan, odasına çekilen gençler hep ilgisizlikten doğuyor. Oysa aile beraber nitelikli zaman geçirse; beraberce namazlar kılınsa, ardından biraz sohbet edilse, sonra herkes odasına çekilse… Ne yalnızlık kalır ne iletişimsizlik.
Ev sadece duvar ve çatı değildir; ev, insandır. Bir çocuk evinde babasını Kur’an okurken görmeli, annesiyle konuşabilmeli, iletişime geçebilmelidir. Aile içinde sevgi ve iletişim ihtiyaç değil, zaten olması gerekendir. Dünyada barış sağlamak için büyük konuşmak veya büyük kitlelere ulaşmak yerine, ilk önce aynı evde yaşadığınız fertlerle barışı sağlamak için uğraşmalıyız. Bu durum, evi yıkık dökük olan birinin başkasının evi için muazzam planlar yapmasına benzer. Kimse inanmaz: “İlk önce kendi evine bak. Senin evin böyleyken ben kendi evimin tamirini sana nasıl veririm?” diye sorar insan.
Bu sebepten, ne olur, evinizi koruyun ve yaşatın. Ölmesin evler. Sevgiyi, sevdiklerinizi sevdirmeyi evinizden başlatın. Çocuklarınıza bir şeyler öğretmek için –ve bu bir şeyler her şey olabilir– gücünüzü kötüye kullanmayın. Hangi çiçek nefret sözleriyle açar da güzel kokar? Hangi çiçek sadece bir gün verilen suyla büyür ve açar? İlgi ve sevgi bizim iksirli kelimelerimiz; onları iyi kullanın. Hem belli mi olur, belki de bir gün sevgi sizin hanenizden tüm dünyaya yayılır gider.
Emin olun, büyüdüklerinde en güzel anıları aileleriyle geçirdikleri kaliteli zaman ve kılınan namazlar olacaktır. Kendi çocukluğumdan biliyorum: O anlara duyduğum tarifi mümkün olmayan hisler ve özlem, ruhumun derinliklerine kadar işleyip bana “Bir zamanlar ne kadar da mutluymuşum meğer.” dedirtiyor.

“Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır. Ben de aileme karşı en hayırlı olanınızım.” (Tirmizî, Menâkıb, 63 (Hadis no: 3895))